Web sitemize hoşgeldiniz, 04 Aralık 2021
Tarih Bilimi
Anasayfa » Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi » İkinci Dünya Savaşı’nın Kültürel Etkileri

İkinci Dünya Savaşı’nın Kültürel Etkileri

İkinci Dünya Savaşı’nın Kültürel Etkileri

II. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’nın kültürel yaşamı; politik liberalizm, kitle iletişiminde özellikle de televizyonda gerçekleşen büyük ilerleme ve Amerika’dan yapılan sarsıcı boyutlardaki ithalatla belirlendi. Yaşanan etki geleneksel sınırlamaların gevşemesiyle bir dereceye kadar ulusal özelliklerin çözülüşü olarak görüldü. Sanat ve bilimin özgür olduğu anlayışı kabul edildi.

Sinema

Savaşlar, tarih boyunca birçok yıkıma neden olurken pek çok toplumsal harekete, reform çalışmalarına, devrimlere, teknolojik gelişmelere ve güzel sanatlara da yön verdi. II. Dünya Savaşı 7. sanat olarak gelişen sinemada birçok değişikliğe yol açtı. ABD ve Avrupa’da başlayan savaş karşıtı hareketler sinemada kendini hissettirdi. Sinemada asıl önemli değişim ulusal okulların ortaya çıkışı ile oldu. Bu durum özellikle ulusal bilincin uyandığı, bağımsızlığını kazanan ülkelerde gerçekleşti. Avrupa kıtasında özellikle İtalya’da başlayan yeni gerçekçilik akımı savaşta yıkıma uğramış bir ülkeyi gerçekçi bir şekilde filme almak isteyen genç yönetmenler tarafından başlatıldı. Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’da ulusal filmler çekilip seyircilere sunuldu.

1950’lerden sonra Asya ve Latin Amerika sinemaları doğdu. Keisuke Kinoshita (Keske Kinosta) ve Akira Kurosawa’nın [Akira Kurosava] öncülüğünde Japon sinemasında büyük gelişmeler görüldü (“Rashomon”, “Hiroşima Çocukları”). Hint, Çin ve Türk sinemalarında da gelişmeler yaşandı. Latin Amerika’da Meksika sineması ön plana çıktı. Arjantin ve Brezilya sinemaları da gelişim gösterdi. Elindeki imkânlara rağmen Hollywood sinemasında sanatsal düzeyde düşüş yaşandı. Amerika’da yaşanan komünist karşıtlığı dolayısıyla yönetmen ve artistler Amerika’dan sürüldüler ya da suskunluğa itildiler. Charlie Chaplin, “Şehir Işıkları”nı (1952) Avrupa’da çekmek zorunda kaldı. Holywood 1908’den beri elinde tuttuğu film sayısındaki üstünlüğü Japon, Hint ve Çin sinemalarına kaptırdı. Bu ülkeleri İtalyan ve Fransız sinemaları takip etti. İspanyol Bardem [(Berdım) “Hoş Geldin Bay Marshall”], Rus Bondarçuk [(Bındarçık) “Leylekler Geçerken”] gibi önde gelen yönetmenlerin yanında, İsveçli İngmar Bergman [İgmar Börmen] sinemanın en güçlü ve özgün isimlerinden oldu.

İlerleyen yıllarda sinema için konu zenginliği oluşturan II. Dünya Savaşı, özellikle Hollywood tarafından ele alındı. Hollywood, ABD askerlerinin savaşta yaşadıklarını anlatan filmleri ardı ardına vizyona soktu. II. Dünya Savaşı, hakkında en fazla film yapılan savaş olarak ticari bir kazanç kapısı oldu. Özellikle Holywood filmleri, dans müzikleri ve popüler giyim alanında Amerikan etkisini hemen hemen her alanda hissettirdi. II. Dünya Savaşı’nda yaşanan çıkarmalar, önemli harekâtlar ve cepheler filmlere konu oldu.

Edebiyat

II. Dünya Savaşı sonrası yeni yazarlar, içinde yaşadıkları topluma karşı çıktılar. Ayaklanma düşüncesi dile getirildi ya da geleneksel değerler alaya alındı. Fransa’da günün edebiyatı, sadece savaşın çetin yıllarına bir tepkiden değil bütün insanlık durumunu sorun hâline getirmekten doğdu. “Sorun toplumda değil insandadır.” anlayışı kabul gördü. Jean Paul Sartre (Jan Pol Satr) “Özgürlük Yolları” adlı eserinde o güne değin bağlı olduğu bireysel bilinç görüşünü terk ederek romanesk bir biçim altında, kendi çağdaş tarih anlayışını sergiledi. Albert Camus (Albırt Kamü) ise insanlara savaş sonrası yeni bir etik değer vermeyi denedi.

Savaş sonrası İtalya’da, esin kaynağı Mussolini dönemi olan bir edebiyat gelişti. Edebi eserlerde, rejime yönelik sert eleştiriler ve ülkenin içinde bulunduğu durum gerçekçi bir biçimde yer aldı. Edebiyatta sosyal sorunlar da yer buldu. Sosyal gerçekçilik Carlo Levi’nin [Karlo Leyvi (İsa Bu Köye Uğramadı)] ve Elio Vittorini’nin [Elyo Vittorini (“Sicilya Konuşmaları”, 1938; “Simplon Frejus’te Göz Kırpıyor”, 1950)] romanlarında işlendi.

Savaş sonrası İngiltere, iki savaş arası döneme göre oldukça donuk bir kuşak ve doğacı bir geleneğin [Graham Greene (Gıreym Gıriyn)] içinde kaldı. George Orwell (Corc Örvıl) ve Angus Wilson’la (İngıs Vilsın) roman, Victoria (Viktorya) çağı romanının klasik geleneğine bağlılığını sürdürdü. T. S. Eliott (İlyıt) ve John Whiting (Con Vayting) gibi yazarlar ve romancı Lawrence Durrell (Lavrıns Darıl) ile Justine Balthazar (Castin Balthazar) klasik geleneğin dışında kaldı.

Almanya’da savaş ve savaş sonrası tanıklıklar, bir yıkıntılar edebiyatı ortaya çıkardı. Hermann Hesse (Hörmın Hes) dışında, eski kuşaktan kimi yazarlar da bu edebiyata katıldı. Erich Maria Remarque (Erik Marya Remarku) “Umut Adası”, Ernst Erich Noth (Örnst Erik Nöh) “Çıplak Geçmiş”iyle bu edebiyata katılan yazarlardandır.

Sanat

II. Dünya Savaşı sonrası sanat alanında eğilim modernizmin parçalayıcı yaklaşımlarının aleyhine döndü. Eski ile yeninin postmodern (modern ötesi) birleşimine zemin oluştu. Salzburg, Beyrut ya da Edinburg gibi festivallerde ulusal sınırlar aşıldı.

Paris, genç sanatçıların tek akım merkezi olma özelliğini kaybetti. ABD’nin yeni gücü bu alanda da kendini gösterdi. New York, Paris için kullanılan Batı sanatının başkenti unvanını aldı. New York’taki Modern Sanat Müzesi büyük sergiler noktasında Paris’teki Louvre Müzesi ile yarıştı. Bunun yanında fikir ve sanat yaşamı da ufkunu alabildiğince genişletti. İskandinav ülkeleri, Uzak Doğu ve Güney Amerika kültürel etkinliklerden paylarını alırken yalnız geleneksel Batı’nın sanat ve edebiyatına ilgi duymakla kalmadılar aynı zamanda kendi katkılarını da sundular. Buna karşı Fransa ile ABD de kendilerini yenilemek ya da araştırma alanlarını genişletmek amacıyla Uzak Doğu’dan teknik ve kurallar alarak dünya çapında bir sanat dili ortaya koydular.

Sanat türleri her türlü edebî kaygıdan uzaklaşarak kendi dilini aradı. Dışavurumculuk (ekspresyonizm) etkisini kaybederken soyut sanatta gelişmeler yaşandı.

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde sanatsal arayışlar olabildiğince genişledi ve çağdaş sanayinin sunduğu yeni malzemeler ile sanatın gelişme hızı arttı. Bu durum kendisini özellikle heykel sanatında gösterirken plastik; demir, taş ve çimento ile yarışır hâle geldi.

Plastik sanatlarda, sanatçılar kendi alanlarının dışındaki sanat dallarıyla da ilgilendiler. Bir mimar aynı zamanda ressam [Le Corbusier (LöKorbuzi)] veya heykeltıraş olabildi [Macar E. Beothy (Bioti), İspanyol Eduardo Chillida (Edvardo Şilıda)]. Sanatçının kendini verdiği alanların çeşitliliği; yalnız sorunların iç içe oluşunu, sanatçıları canlandıran araştırma ruhunu göstermekle kalmadı, onların eserleriyle insanın mekân ve konutla nasıl bütünleştiğini de gösterdi. Bütün bu eğilimler, gerçekçi bir tepkiye de yol açtı. Jean Rene Bazaine (Jan Rön Bezeyn), “Bugünün Resmi Üstüne Notlar”daher resmin nesneyi kopya etmediği ve soyut olduğundan hareketle sanatçının kendini sınırlamasının bir nedeni olmayacağını ifade etti.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz