Anadolu’da Görülen Önemli Salgın Hastalıklar

Anadolu’da Görülen Önemli Salgın Hastalıklar

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında özellikle savaşlar sebebiyle yoksulluk ve gayr-ı sıhhî durum söz konusuydu. Bu husus üzerine Türkiye’ye gelen ve Türkiye’de kalan yabancılar da dikkat çekmiştir.

Alman Ernst J. Christoffel, savaş öncesindeki durum üzerine kötü yönetimden, vergilerin yüksekliğinden, çiftçilerin baskı altında tutulmasından ve ulaşımın yetersizliğinden kaynaklanan açlık ve sefaletin mevcut olduğundan bahseder. Christoffel, 1909 yılında Malatya’ya geldiğinde burada da açlık olduğundan ve bütün Asya Türkiye’sini bulaşıcı hastalıkların sardığını ifade eder.

Christoffel, Anadolu’da yaşananlara ilişkin olarak, “Günlerimiz Tifüs, Dizanteri, Siyah çiçek hastalığı ve frengi hastalıklarıyla mücadele etmekle geçiyor. Mezopotamya ve sahil şehirlerinde koleradan dolayı insanların öldüğü işitilmekteydi.” demektedir. Yine aynı yazar 1916 yılının yaz aylarında Anadolu’da bulaşıcı hastalıkların tekrar ortaya çıktığını ve bunların birçok insanın ölümüne yol açtığını belirtir.

Anadolu’da Görülen Salgın Hastalıklar

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, imparatorluktan kopan bölgelerden Anadolu’ya yönelik göçlerin başlamasıyla birlikte bulaşıcı ve salgın hastalıklarda yoğun bir artış olduğu gözlenmektedir. Nitekim göçmenlerin yoğun olarak geldiği Rusya’da veba, tifüs, kolera, frengi, dizanteri; Lehistan tarafında tifüs; Galiçya bölgesinde yine frengi oldukça yaygındı.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rusya’daki bulaşıcı hastalıklar göçmenlere, Galiçya bölgesindeki frengi hastalığı cepheden dönen Osmanlı askerleriyle; Hicaz’daki kolera, Mısır ve Beyrut bölgesindeki veba ve İspanyol nezlesi de hacılarla, esirlerle ve deniz yoluyla Anadolu’ya taşınmıştır. Böylece dışarıdan taşınan bulaşıcı hastalıklarla birlikte Anadolu’da şartların ağır olması ve yeterince önem verilmeyen temizlik, beslenme, kötü hijyenik durum, bulaşıcı ve salgın hastalıkların yayılmasına önemli derecede katkıda bulunmuştur.

Bu ortamda başlayan Birinci Dünya Savaşı yıllarında gerek Anadolu’da gerekse çevre coğrafyada veba, tifüs, verem, kolera, humma-i racia, dizanteri gibi salgın hastalıkların yaygın oldukları görülmüştür. Aşağıda Anadolu coğrafyası üzerinde ortaya çıkan bazı salgın hastalıklar üzerine kısa bilgiler verilecektir.

Anadolu’da Görülen Tifüs Salgını

Tifüs hastalığı Anadolu insanı ve askeri için 1870’li yıllardan sonra hem acı çektiren hem ölüme götüren en büyük faktörlerden biri olmuştur. Bu hastalık üzerine Erzurum Konsolosu 1877 yılını da hatırlatarak 1915 yılı için Erzurum’da lekeli tifüsün çok yaygın olduğunu ve her gün yaklaşık 200 kişinin öldüğünü ifade etmektedir.

Hastalığın sadece Erzurum ve Doğu Anadolu ile sınırlı kalmadığı, Karadeniz ve Ege bölgesinde de görüldüğü Almanlar tarafından yazılmıştır. Trabzon’a Erzurum’dan hasta askerlerin getirildiğini, bu sebeple hastalığın yaygınlaştığını ve şehirdeki bütün hastahanelerde lekeli tifüs hastalarının bulunduğu ifade edilmektedir. Burada görev yapan bazı doktor ve hemşirelerin de hastalanarak öldüğü belirtilmektedir. Hastalığın boyutunun çok yükseldiği ve bu nedenle 900 ile 1000 askerden günlük 30 ile 50 arasında ölüm vakası olduğu ve hastalığın sivil halka da bulaşmasından korkulduğu yazılmaktadır.

Alman Kaynaklarında Anadolu’daki Tifüs Salgını

Alman Konsolosu Bergfeld 6 Nisan 1916 tarihli raporunda ise valinin çabasıyla lekeli tifüsten hastalananların sayısında ciddi azalmanın görüldüğünü ama Trabzon, Erzurum, Erzincan yollarında salgın hastalığın hâlâ yaygın olduğunu belirtmektedir. Samsun konsolos vekilinin haberine göre orada başlayan tifüs salgınının çok yayılmadığı görülmektedir. Diğer Karadeniz şehri olan Samsun’da da durumun çok farklı olmadığı, yine Almanların verdiği bilgilerden anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında tedbirler alınmış ve İstanbul’dan aşı maddesi getirilerek sağlık görevlilerince aşılama yapılmıştır. Alınan tedbirler ve aşılama sayesinde hastalığın yaygınlaşması önlenmiştir. Buna rağmen şehir dışında kurulan merkeze sevk edilen 60 hastanın 15 tanesi ölmüştür.

Alman kaynaklarıyla birlikte Türk kaynakları da aynı tifüs vahametini gözler önüne sermektedir. 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı esnasında her iki orduda ortaya çıkan tifüs salgını 40.000 askerin ölümüne neden olmuştur. Balkan Savaşında Türk ordusuna büyük kayıplar verdiren tifüsle yapılan etkili mücadelede başarılı olunmuş fakat hemen arkasından başlayan I. Dünya Savaşı Sarıkamış Muharebesinde askerler arasında salgın hale gelen tifüs, büyük bir tahribat ve kitle ölümlerine yol açmakla kalmamış, memleketin içlerine kadar yayılmıştır. Nitekim İstanbul’da Ayastefanos ve Makriköy gibi çeşitli yerlerde ortaya çıkan tifonun askerlerimize sirayet etmemesi için askerlerimizin bu merkezlerden uzak çadırlarda bulundurulmaları kararı alınmıştır.

Ordu Kaynaklarında Anadolu’daki Tifüs Salgını

3.Ordu istatistiklerine göre lekeli tifo (tifüs) hastalığına 1915 Mart ayından 1918 Eylül ayına kadar 19.619 kişi yakalanmış ve bunlardan 7.310 kişi hayatını kaybetmiştir. Bir başka kaynakta, dört yıllık savaş sırasında 3. Ordu’da tifüsten 93.000 kişinin hastalandığı, bunlardan 26.322’sinin hayatını kaybettiği belirtilmektedir. 1914-1915 kışında en yaygın halini alan tifüs, 1917 başından sonra dezenfeksiyon gereçlerinin çoğalması ile önemli ölçüde azalmıştır. Kasper Blond da “Anadolu`da binlerce askerin tifüs hastalığından öldüğünü gördüm” demektedir. Scheele de 1916 yılının Temmuz ayında görevli olarak Çanakkale’de bulunduğu esnada Goeben’de malerya ve tifüs hastalıklarının görüldüğünü ifade etmektedir.

7 Şubat 1917 tarihinden 20 Şubat 1917 tarihine kadar İstanbul vilayeti dahilinde tifüs hastalığına 182 kişi yakalanmış ve bunlardan 21’i ile humma-i tifo hastalığına yakalanan 27 kişiden biri vefat etmiştir. 20 Şubat 1917’den 12 Mart 1917 tarihine kadar yine tifüs hastalığına 99 kişi yakalanmış ve bu hastalardan altısı vefat etmiştir. Aynı dönemde humma-i tifo hastalığına 5 kişi yakalanmış ve bunlardan biri vefat etmiştir.

İstanbul’da göçler, asker terhisleri, tebhiriye araçlarının yokluğu, susuzluk vs. gibi nedenlerle yaygınlaşan lekeli tifüse karşı Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke döneminde etkin önlemler alınmaya çalışılmıştır. Aşılama kampanyalarının yanı sıra toplu halde yaşayan yangınzedeler ve göçmenler, ücretsiz olarak hamamlara sevk edilmiş ve fennî temizliğe tâbi tutulmuşlardır. Osmanlı ülkesinin herhangi bir bölgesinde tifo vukuatı meydana gelirse orası Meclis-i Vükela kararı ile tifo mıntıkası addolunur ve bu andan itibaren bütün halka tifo aşısı tatbiki mecburidir.

Anadolu’da Görülen Sıtma Salgını

Balkan Savaşları sırasında Osmanlı Devleti’nin önemli bir bölümü sıtmadan perişan durumdaydı. Nüfusumuzun hemen hemen dörtte üçü sıtmadan kıvranırken I. Dünya Savaşının çıkması, durumun ciddiyetini arttırdı.

Orduda alınan önlemlere rağmen sıtmanın yaygınlaşması önlenemedi. Dört sene içinde Osmanlı ordusunda 412.000 er sıtmaya yakalandı. Bunların 20.000’i öldü. Askerlerimizin bir bölümü de taşıyıcı olarak geri döndü. Özellikle Hicaz, Irak ve diğer sıcak bölgelerden dönen askerlerimiz sıtmanın yayılmasına neden olmuşlardır. Nitekim 25 Şubat 1918’de Sıhhîye Müdiri Umumi Vekili Adnan Bey Meclisi Mebusanda yaptığı konuşmasında, “Memlekette frengiden daha mühim bir hastalık sıtmadır” diyor.

Sıtma ile mücadelede orduda alınan önlemlerin yanında 1917’de kinin tedariki ve ucuza satılması hakkında bir kanun çıkarıldı. Fakat bu da sıtmanın daha da yaygın bir hal almasına engel olamadı. Çanakkale bölgesinde, özellikle Kumkale’nin doğusunda ve daha güneyde Menderes çayının oluşturduğu bataklık ve başka yerlerdeki durgun sular nedeniyle bölgede var olan sıtma hastalığı, yöre halkında ve askerlerde sık sık görülmekteydi. Sıtma hastalığını önlemek için temizliğe önem verilerek askerlerin giysileri etüv yada sahra fırınlarından geçirilmesi24 gibi tedbirler alınmaktaydı.

Anadolu’da Görülen Kolera Salgını

Osmanlı Ülkesinde son yıllarda etkili olan hastalıklardan biride koleradır. Alman belgeleri, Anadolu’nun birçok yöresinde kolera hastalığının farklı zamanlarda ortaya çıktığını göstermektedir.

İzmir’de 11-17 Eylül 1911 tarihlerinde 50 kolera vakası ortaya çıkmış, hastalardan 30 tanesinin öldüğünü resmi makamlar bildirmiştir. Osmaniye ve çevresinde de Bağdat demiryolu işçileri arasında ve çevrede kolera hastalığının ortaya çıktığı, demiryolu şirketi yöneticileri tarafından bildirilmektedir.

Kolera hastalığının Halep’te devam ettiğini Alman konsolosu Rössler, 8 haziran 1912 tarihli raporunda kısaca belirtir. Alman konsolosu Humbert, 6 Ağustos 1913 tarihli yazısında İzmir’de koleranın çoğaldığını yazıyor. Trabzon Alman Konsolosu Bergfeld de 17 Aralık 1913 ve 12 Ocak 1914 tarihli yazılarında Trabzon’da kolera vakıasının olduğunu yazıyor. Yine Berlin’deki Bundesarchiv’de Reichsamt des Innern II. Die Mitteilungen über das Auftreten und den jeweiligen Stand der Cholera in der Türkei, Vom 1. Januar 1913 Bis Januar 1919, Band. 10 adlı dosyada 1913’ten 1919’a kadar Türkiye’de ortaya çıkan kolera hastalığıyla ilgili malumatlar bulunmaktadır. Bu dosyadaki belgelere göre Osmanlı topraklarında 1913 yılından itibaren asker ve sivil halkta zaman zaman kolera vakaları görülmüştür.

Alman Kaynaklarında Anadolu’da Kolera Salgını

Alman Christofell, 1912 yılında Almanya’da bulunduğu esnada gazetelerden Mezopotamya’da kolera hastalığının ortaya çıktığını ve özellikle Bağdat’ta ölüm vakalarına rastlandığını, sıcaklardan dolayı hastalığın yayıldığını, Malatya’da bulunan kız kardeşinin, hastalığın kuzeye doğru ilerlediğini bildirdiğini ve Musul üzerinden Diyarbakır’a ulaştığını ifade eder.

Anadolu’da görev yapan Alman askerleri arasında görülen ilk hastalık da kolera olmuştur. Bu olaya Mayıs 1916’da İzmir’den İstanbul’a dönen bir Alman subayında rastlanılmıştır. Aynı günlerde Alman Büyükelçiliği de Samsun’da son günlerde Asya kolerasının ortaya çıktığını yazmaktadır. Bir başka belgede de Samsun’da yeniden salgın hastalığın mevcut olduğu ve bunun Ruslardan kaçanların getirdiği belirtilmektedir.

Kolera’nın Tüm Anadolu’ya Yayılması

Otto Kessler, yaşanan gelişmelere ilişkin olarak gözlemlerini şöyle ifade etmektedir: “Anadolu’nun içlerinde ve Irak`ta ortaya çıkan kolera hastalığına karşı bölgede bulunan Almanlar tarafından mücadeleye başlandı ve bu hastalığın yayılması, dolayısıyla askerlere bulaşması önlenmeye çalışıldı. Sadece kolera değil diğer salgın hastalıklarla da imkanlar dahilinde mücadele edilmiştir. Ayrıca en önemli hijyenik çalışmalar demiryollarında yapılmıştır”.

Alınan tüm tedbirlere rağmen salgınların önü alınamıyordu. Havaların ısınmasıyla birlikte neredeyse tüm Osmanlı coğrafyasında kolera vakaları ortaya çıkmaya başlamıştı. Bundan dolayı demiryolu personeline hızlı bir şekilde aşı yapıldı. Bu arada Alman lokomotif şoförleri hizmete başlamıştı. Bunların bir tanesi hastalandı ve bir kaç gün içinde tifüs hastalığından öldü. Böylece bu ölüm I. Dünya Savaşı’nın ilk Alman kurbanını Konya’da ortaya çıkardı. Yine, Ankara-Erzurum demiryolu hattı inşaatında çalışan İtalyan işçilerden bazılarının hastalığa yakalandıklarını görüyoruz. Nitekim Ankara’da Ranci Marur, Sivas’ta Roberto Kantani, Şarkışla’da Aleksandr Sarnari, Gümrük’te Ernan Saçni ve Polniya, Kırşehir’de Riyanos Bavlokalci isimli işçilerin salgın hastalıklara yakalanarak öldükleri görülmektedir.

1905-1917 yılları arasında memleketimize gelen Rus hacılarıyla kolera İstanbul’a kadar yayılmış, bu sıralarda Şehremini olan Dr. Cemil Topuzlu’nun çalışmalarıyla önlenebilmiştir. 1910 yılında şiddetli salgın nedeniyle Demirkapı, Nuhkuyusu, Şişli ve Yenibahçe’de her biri 24 yataklı 4 pavyon inşa edilmiştir. Bunun dışında önlem olarak koleralı yerlerden gelecek olan asker kafilelerinin on gün karantinaya tabi tutulmaları ve tren vagonlarının koleraya karşı kaynar su ile yıkanmayıp dezenfekte ile iktifa edilmesi kararlaştırılmıştır.

I. Dünya Savaşı esnasında ordumuzda kolera aşısı uygulanmıştır. Nitekim Sıhhîye Müdiri Umumi Vekili Adnan Bey Meclisi-i Mebusan’da yaptığı konuşmasında 5 Mart 1917 tarihi itibari ile memleketin hiçbir tarafında kolera görülmediğini söylemektedir. 1916 yılında Akkâ, Beyrut ve Şam’da, 1918 yılında Mısır’da kolera salgınları görülmüş, bu tarihten sonra da ortadan yok olmuştur.

Anadolu’da Görülen Frengi Salgını

Osmanlı ülkesinde diğer hastalıklarla birlikte Frengi hastalığı da gerek halkı gerekse orduyu derinden etkilemiştir.

Nitekim 1883 yılında ordumuzun reorganizasyonu için Almanya’dan getirilen Baron von der Goltz, pek çok askerimizin frengili olduğunu tespit ederek frengiyle mücadele edilmesi gerektiğini padişaha bildirmiştir. Bunun üzerine başvurulan Alman dermatologu Unna, Ernst von Düring’i önerir. 1889-1902 yıllarında Osmanlı Devleti’nde görev yapan Düring’e Tıbbiye’de Deri Hastalıkları ile Deri Dersi ve Polikliniği Profesörlüğü, Haydarpaşa Askeri Hastanesi Başhekim Yardımcılığı, Ankara ve Kastamonu İlleri Genel Sağlık Müfettişliği görevleri verilir.

Dr. von Düring 16 doktor ve 2 eczacıdan oluşan bir ekiple Anadolu’yu at üzerinde 14 kez taramış ve gittiği yerlerde hekimlere kurslar vermiştir. Onun önerisiyle Kastamonu, Bolu, Bartın, Düzce ve Cide’de yeni frengi hastaneleri yapılmasına karar verilmiştir. Bu çalışmaları nedeniyle Düring’e Mirmirânlık (sivil paşalık) rütbesi de verilmiştir.

Düring, Anadolu’da bulunduğu süre içerisindeki gözlemlerinden yola çıkarak yaptığı değerlendirmesinde şu cümlelere yer vermektedir.

“Suriye, Fırat, Dicle havzası hariç Küçük Asya’da Osmanlı nüfusu 1844’den 1890 yılına kadar 12 milyondan 7 milyona düşmüştür. Bunun sebebi bütün Türkler için geçerli olan ağır askeri hizmet ve diğer taraftan Syphilis (frengi) hastalığıdır. Ayrıca İstanbul’dan Düzce’ye kadar olan seyahatimde, bölgede hızlı bir nüfus düşüşünün olduğu dikkatimi çekmiştir. Zira bölgede bulunan çok sayıdaki Türk mezarlıkları bunu teyit etmektedir. Bugün buralarda Tatar ve Çerkezler bulunmaktadır. Artık buralarda Türk kalmamıştır. Türk halkı tamamen ölmüş. Bir Çerkez muhtar bana kendi köyünün nüfus defterini gösterdi. Defterdeki kayıtlara göre 30 yıl önce 100 hanede toplam 500 insan yaşamaktaymış. Ertesi gün bu köyü ziyaret ettik. Köyde 3 hanede 7 kişinin kaldığını gördük ve evde bulunan yaşlı bir adam bize şöyle dedi: Bütün halk frengi hastalığından öldü, yani syphilisten öldü”

Bunun sebebi Avrupalı bayanların Selanik, Edirne, İzmir, İskenderun ve Beyrut’ta yerleşmeye başlamasından beri frengi hastalığının yayılmaya başlamış olmasıydı. Bunlar Yahudi bayanlar ile, Fransız, İspanyol, İtalyan ve Yunan kadınları idi. Polis kayıtlarına göre bu kadınların sayısı Pera ve Galata’da 5000, İzmir’de ise 2000 olarak bildirilmektedir. Frengi hastalığının Suriye, Kastomonu ve Sivas’ta ve hatta bütün Karadeniz sahili boyunca yaygın olduğu ve bulaşıcı hal aldığı görülmektedir. Düring, Kastamonu vilayetinde halkın % 70-80’nin frengi olduğunu tespit etmiştir.

Yine İstanbul’a yakın bir bölge olan Çanakkale ve çevresinde de frengi hastalığı etkisini göstermiştir. Örneğin, Biga Koza ve köyleriyle Çan Nahiyesi’nde frengi hastalığı yaygınlaşmıştır. Hükümet bu hastalığın yaygınlaşması üzerine Kale-i Sultaniye’de de “Kastamonu Vilayeti ve Bolu Sancağı Frengi Mücadelesi Teşkilat-i Sıhhîyesi Nizamnamesi”nin uygulanmasını kararlaştırmıştır.

Anadolu’da İspanyol Hastalığı Salgını

Frengi ve sıtmaya karşı alınan önlemlerde başarı sağlanmış olmasına rağmen bölgede bir başka hastalık etkisini göstermeye başlamıştır. O da İspanyol Hastalığıdır. Nitekim Çanakkale merkezi ile Ayvacık kasabasında İspanyol Hastalığı şiddetle hakim olup bir hafta zarfında mezkur hastalıktan 15 kişi vefat etmiştir. Ernst Rodenwaldt ise Çanakkale’deki durum hakkında şu bilgileri aktarmaktadır. “Doktorların bildirdiğine göre Kilidbahir’de iç hastalıkları olan günlük 2500 kişiden 40 kişinin üzerinde hasta ölüyordu. Burada sıhhî yüzbaşı olarak hizmet eden Yunanlı arkadaş, haklı olarak ilk günlerde bana “Sağlık olarak (bir doktor olarak elimizden gelen) yardım edebilecek hiç bir şeyimiz yok, ümitsizim.” diyordu. Rodenwaldt ayrıca, askerî hastahanelerde, askerlerle birliklerde çok sayıda Osmanlı vatandaşı olan Yunan, Ermeni ve Yahudi bulunduğunu da ifade etmektedir.

Frengi hastalığı, özellikle Romanya ve Galiçya’da bulunan ordularımızın geri dönüşleri esnasında oldukça yaygınlaşmıştır. Frengi ile mücadele edebilmek için 18 Ekim 1915 tarihinde “Emraz-ı Zühreviye’nin Men-i Sirayeti Hakkında Nizamname” yürürlüğe konmuştur. Ayrıca, frengi ile mücadele etmek amacıyla frenginin ne olduğunu ve nasıl korunmak gerektiğine dair halka aydınlatıcı bildiriler dağıtılmıştır.

Frengi hastalığı ile mücadele sırasında fuhuş kontrol altına alınmaya çalışılmış, hastalıkla ilgili dispanserler ve muayenehaneler açılmış, bedava muayene yapılmış ve ilaç dağıtılmıştır. Yine frengi ile mücadele için 1332 (1916) senesi Sıhhîye Müdüriyeti Umumiyesi bütçesine kinin tedariki için iki defa 50.000 liralık tahsisat verilmesine dair kanun çıkarılmıştır. Özellikle frengi ve diğer bazı hastalıklarla mücadele etmek için Kastamonu vilayeti ve Bolu Sancağı’nda kurulan on bir hastahaneye 400 000 kuruşluk ilave ödenek konulmuştur.

1917-1918 yıllarında İstanbul’da 2262 Hıristiyan, 3091 Müslüman kadın Şişli Emraz-ı Zühreviye Hastanesi’nde tedavi görmüştür.

Salgın Hastalıklar Meclis-i Mebusanda Tartışıldı

25 Şubat 1918’de Ertuğrul mebusu Şemsettin Bey, Meclisi Mebusanda yaptığı konuşmasında, “Memlekette frengi hastalığı ve buna mümasil olan efrencî hastalıklar, her gün dâire-i dehşetini tevzî ediyor ve memleketin gençliği mütemadiyen bu müthiş düşman tarafından kemiriliyor. Hastalık, hatta köylere kadar sirayet etmiş ve memleketin bir çok noktasında bu yüzden bir çok aileler sönmüş, geçmiştir. Bu sönme, mütemadiyen tevessü edip gidiyor.”  diyerek durumun vahametini ortaya koymuştur. Yine Osmanlı hükümeti, Düring örneğinde olduğu gibi bu tür salgın hastalıkların önünü alabilmek için yurt dışından gelen araştırma ve yardım taleplerini de geri çevirmemiştir. Nitekim İsveç Bahriye Nezareti tabiplerinden Hans David’in salgın hastalıklar hakkında araştırma yapmak üzere Türkiye’ye gelmesine ve kendisine gösterilecek yerlerde 6 hafta boyunca çalışmasına izin verilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Salgın Hastalıklar

Birinci Dünya Savaşı yıllarında ülkenin hemen her yerinde veba, verem, tifüs (lekeli humma), kolera, humma-i râcia, kara humma, dizanteri, paratifüs, kuduz, frengi ve bel soğukluğu gibi birçok bulaşıcı hastalık yaygınlaşmaya başlayınca Babıâli, bütün vilayet ve sancaklarda bu hastalıklarla mücadele edebilmek için 1916 yılı bütçesinin Emraz-ı Sariye ve İstilâiyye Tertibi’ne 3.000.000 kuruş, 1.500.000 kuruş ve 5.000.000 kuruş olmak üzere üç defada toplam 9.500.000 kuruşluk ek tahsîsât koymuştu.

Birinci Dünya Savaşı döneminde bulaşıcı hastalıkların en yoğun olarak görüldüğü şehirlerin başında başkent İstanbul geliyordu. İstanbul, işlek ve dünyanın birçok limanlarına mensup gemilerin uğrak yeri olması sebebiyle salgın hastalıklara her an maruz kalma ihtimalini arttırıyordu. Zira I. Dünya Savaşı öncesi ve savaş döneminde, İstanbul’un birçok semtinde bulaşıcı hastalığa rastlanmıştır.

Örneğin, Kartal, Tuzla, Yakacık, Soğanlık, Maltepe, Ayastefanos ve Bakırköy bölgelerinde, tifo, kolera ve çiçek hastalığına yoğun şekilde rastlanmıştır. Bu bölgelerde tedbir amacıyla aşı uygulaması yapılmış ve hastalığın askerî birliklere sirayet etmemesi için askerler daha uzak bölgelere yerleştirilmişlerdir.