Türklerde Devlet Nedir?

Türklerde ilk devlet, aşiretlerin birleşmesiyle oluşur. “İl” adını alır, bu göçebe bir “Medine”: “site”ye benzer. Her aşiretin reisi ayrı ayrı olmakla beraber, devletin velayeti hakan ile hatunun müttehit şahsiyetinde tecelli ederdi.

Devletin içinde, yalnız “il”den olanlar, yani “asilzadeler” vatandaş hukukuna malikti. Bunların haricinde bir de “Karabudun” vardı ki, “il”den hariç sayılırdı. Ordunun başında ekseriyetle hakan ailesine mensup bir “tigin”: Şehzade bulunurdu.

Türklerde devletleşme süreci aşiretten devlete geçildiği için “kan davaları” kalkmış, onun yerine devletçe ikame edilmiş “töreler” yani hukukî örfler vücuda gelmiş, ceza hakkı münhasıran devlete intikal etmiştir. Türklerin çoğu göçebe olmadıkları için büyük kentler inşa ederek otururlardı. Yazın yaylaya çıkarlardı. Göçebe olanların da toprakları vardı. Onu ekip biçerler, araziyi sulamak için mükemmel arklar açarlardı. Bu yaylacılık Avrupalılar tarafından göçebelikle karıştırılmıştır.

Türklerde Devletin Sınıflandırılması

Türk devlet anlayışında devlet sınıflandırılmaktadır. Türkler hukuk yaratan bir millettir. Devlet elbette hukuksuz olamaz.

Devletin hukukla ilişkisi olduğu gibi ahlakla, sanatla, kurumlarla, orduyla, felsefeyle, ticaretle ve dinle de ilişkisi vardır. Türk devlet anlayışında ilahi hukuk, ilahi olmayan hukuk ya da ilahi yasa, ilahi olmayan yasa anlayışı olmadığı için devleti ve başındaki devlet başkanını da böyle vasıflandırılmamaktadır. Değerler açısında Türklerde ‘edgü/iyi/erdemli il’, ‘kötü/cahil/ erdemsiz il’ deyimleri vardı.

Yenisey mezar yazıtlarından birisinde ‘erdemliğ ilimden doymadım, öldüm’ denmekteydi. Kötü İl’e kamaşığ yani karışık, kargaşalı, kaça kaçlık il’i adları da verilmektedir. Bu anlayışları zaman zaman aksasa da temelde hep korumuşlardır.

Türk Hikmeti ve Devlet İlişkisi

Yer kürede büyük medeniyetlerin kurulduğu yerler: Ekvatorun kuzey yarım küresidir. Burası Çin denizinden Atlas Okyanusuna kadar olan yerdir. Büyük dinler, felsefeler, sanat eserleri, büyük devletler hep bu kuşakta doğmuş ve yeşermiştir.

Türkler de tarihte kurdukları ve Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan ve almayan devletler bu coğrafyada ve bu coğrafyalarda yeşeren medeniyetler üzerinde varlıklarını sürdürerek ve yaşayarak günümüze kadar gelmişlerdir. Türk milletinin tarih sahnesinde birçok devletleri yıkıldığı halde ad değiştirerek varlıklarını sürdürmedeki ana düşünceleri nedir?

Bu soruya cevap olarak Hilmi Ziya Ülken’i yardıma çağıralım: “Tarihte Yunan, İran ve Türkler hikmet yaratan üç millettir. Hint, İslâm ve Avrupa medeniyeti kendine has bir hikmet yaratamamışlardır. Ancak, Türk hikmeti ne Yunan hikmeti gibi kadercidir ne de İran hikmeti gibi hayalcidir. Türk hikmeti hakikatçi ve terakkicidir. Türk hikmetine göre tabii nizamı devam ettirmek ve mesut olmak için bilgili, cesaretli ve kanaatkâr olmalıdır.

Bilgili olmak, tabiat nizamını bilmek ve onu bozabilecek sebeplere karşı hazır olmaktır. Tabiattaki düzen ve ahenk toplumsal hayatta da sürmelidir. Hakanın en büyük gayesi il birliğini temin etmek, Türk milletini hâkim kılmak, onu yüceltmek ve uluslararası barışı sağlamaktır. O, bütün harpleri de bu gayeye göre varmak için yapardı. Bu anlayışla kitabelerde Türk kağanı şöyle demektedir;

“Çıplak budunu elbiseli, fakir budunu zengin ettim. Az halkı çok ettim, dört taraftaki milletleri hep barışsever ettim, düşmansız kağanım… Ben hiçbir zaman zengin bir halka hakan olmadım. Ben, karnı aç, üstü çıplak, düşkün ve sefil bir halka hakan oldum… Halkımızı su ve ateş (gibi birbirine düşman) kılmadım… iline ve kağanına sadık olanlara iyi davrandım. Dört bir bucakta yaşayan halkı barışa mecbur ettim ve onları düşman kılmadım. (Bu yüzden) onların hepsi bana itaat ettiler.”

Eski Türklerde önemli bir gelenek, yağmalı toy geleneği vardı. Halkın ihtiyaçlarını karşılamak için, her yıl düzenli olarak töre gereği hükümdar ihtiyacı olanlara mallarını dağıtarak ihtiyaçlarını gidererek sosyal adaleti bir şekilde giderirdi. Cömertlik beye yakışır, cimrilik yakışmazdı. Bir beyin kötüsüne söylenen söz, “Biz onun sofrasında bir lokma bile yemek yemedik.” sözüdür. Toyda yenilip içildikten sonra Kağan, hatununun elinden tutarak otağdan uzaklaştırır, davetliler orada bulunan tüm eşyayı yağmalarlardı.

Gelenler, yağmadan sonra Han’ı selamlayarak yurtlarına dönerlerdi Türk devlet anlayışında bunun iki temel nedeni vardı, halkın zengin kılınması, hükümdarın mal, mülk ve servet peşinde koşan değil, adaleti esas alan ve onu uygulayan biri olmasını sağlamaktı. “Padişahlar için hazine gerekli midir?” sorusuna bir bilgenin verdiği cevap şöyledir: “Padişahlar için asıl hazine halkın hayır duasıdır.” Halk, hayır duasını karnı tok, güvenliği tam, adalet, huzur içerisinde geleceğe umutla baktığı zaman yapar. Halk, mazlumun ahının ta arşa kadar ulaşacağına da inanırdı. Yunus Emre; “Ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin. Ballar balını buldum kovanım yağma olsun.”

İyi bir yönetimi kötüsünden ayıran şey, adil ve erdemli yasalardır. Adil bir paylaşımdır. Yönetimin meşruiyetini sağlayan da buydu. Siyasî yaşam iyi yasalarla uyum içinde bir yaşam demektir. “Devlet küfürle ayakta durur ancak zulümle, erdemsizlikle, hukuksuzlukla durmaz” ilkesi Osmanlı kayıtlarında yer almaktadır.

Kağan Tanrı adına iş yapan değil, temsilcisi ya da elçisidir. Osmanlı sultanları “zıllu’llahi fi’lâlem” yani “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” olarak görmek suretiyle adeta klasik İslâm Hilafeti anlayışından ayrılarak Tanrı’nın gölgesi ve temsilcisi olduklarına değil, ilahi adalet ve nizamın temsilcisi olduklarına inanarak bu sıfatı kullandılar. Hunlar döneminde Mete’nin hükümdarlığını meşrulaştıran ve onu tahta çıkaran da Gök Tanrı/Yüce Tanrı/Ulu Tanrı’dır.

‘Kut’ terimi “Mete Tanrısı’nın Kut’u”dur. Bilge kağan “Kut’um olduğu için Kağan oldum” demek suretiyle Tanrı’dan kut almak ona benzeyen telakki edilmekteydi. Kut alan kağan karizmatik ve semavi özelliği olduğu için Tanrı’nın iradesiyle tahta çıktığına inanılmaktaydı. Ancak tahtan inişinde de Tanrı’nın iradesi egemendi.12

Bir cevap yazın