Türk Tarihi

Türk-İslam Devletlerinde Devlet Anlayışı

GAZNELİLER

Bir gün Sultan Mahmud Mezalimgâhta
iken bir tüccar şikâyette
bulundu. Şehzade Mesud kendisinden
60.000 dinarlık kumaş almış ve parasını
ödeyememişti. Tüccar, Mesud ile
kadı huzuruna çıkarılmak ve hakkını
talep etmek istediğini söyledi. Sultan
onu haklı bularak oğluna kızdı ve
alacağının hemen ödenmesini emretti.
O da parasının yetişmediğini, sadece
bir kısmını ödeyebileceğini bildirdi,
Sultan da “Şunu bil ki bu parayı
tamamıyla tüccara ödemediğin müddetçe,
benim yüzümü bir daha göremezsin.”
uyarısında bulundu. Sonunda
iş tatlıya bağlandı. Mesud ve tüccar
teşekkür için birlikte Sultan’ın huzuruna
çıktılar. Mahmud, adaletin yerine
geldiğini görerek memnun kaldı. Bu
haber hızla ülke içinde ve dışında
yayılınca Türkistan’dan, Çin’den, Mısır’dan,
Bağdat’tan tüccarlar Gazne’ye
akın etmeye başladılar.

SELÇUKLULAR

Ermeni asıllı Urfalı Mateos, Büyük
Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ölümünde
şunları söylemişti: “Herkesin babası
ve bütün insanlara karşı merhametli
ve hoşgörü sahibi, büyük Sultan
Melikşah öldü. Onun ölümü bütün
dünyayı büyük bir matem içine
düşürdü.”

İslam müellifi Îbnü’l-Esir, Melikşah’ı
ve dönemini şöyle anlatmıştır:
“Fiziki ve ruhi bakımdan insanların en
güzellerindendi… Hükümdarlık yılları geniş bir saha içinde olmasına rağmen
genel bir huzur, emniyet ve adalet
içinde geçti.”

Iranlı müellif Râvendî ise onun
hakkında “Bu padişah eski hükümdarların
yüksek huyları ile iyi ahlâklarının
yolunu takip eder ve onlara benzer.
Geçmiş sultanların memnun kalınacak
eserlerini kendine önder ve kılavuz yapmıştır. Selçuklu sultanların
eskiden göstermiş oldukları adaleti ve
siyaset yollarını kullanmış ve yeni
kaidelerini ilave ederek tazelemiş ve
canlandırmıştır.” demektedir.

Orta Asya’da kurulan ilk Türk-İslam devleti Karahanlılardı. Mâveraünnehir
ve doğusunda Türklerin yaşadığı bölgelerde hâkimiyet süren
Karahanlılar, bu özelliklerinden dolayı başlangıçta eski Türk devletlerinin
genel özelliklerini devam ettirdi. Ancak zamanla devlet yönetiminde
İslam devletlerinden etkilenen Karahanlılar, Türk-İslam devlet
yapısının oluşumunda bir köprü vazifesi gördü. Bundan sonra,
Gaznelilerle devam eden gelişme, Selçuklularla tamamlandı
ve olgunluk safhasına ulaştı.

Ilk Türk devletlerindeki “ülkenin töreye uygun ve adaletli
olarak yönetilmesi”, “Devlet halk içindir.” anlayışı Türk-İslam
devletlerinde de devam etti. İlk Türklerdeki Türk cihan
hâkimiyeti ülküsü ise “cihat” anlayışıyla birleşerek İslamiyetin
dünyaya hâkim olması şekline dönüştü. Ancak Emeviler
Döneminde fethedilen yerlerdeki halkın İslamlaştırılması ve
Arapçanın yaygınlaştırılması politikaları Türk-İslam devletlerinde
uygulanmadı. Fethedilen ülkelerde çeşitli din ve mezhepten
toplulukların, geleneklerine müdahale edilmeksizin yaşamaları sağlandı.

Türklerin İslam dünyasına hâkim olması İslam devlet
hukukunda da önemli değişiklikler meydana getirdi.
Emevi ve Abbasi devletlerinde devlet başkanı olan
halife, Müslümanların başı olarak hem dünyevi
hem de dinî işleri idare ederdi. Büyük Selçuklu
Devleti’ne kadar İslam dinini kabul eden
devletlerin hükümdarları halifenin yüksek
otoritesini tanımaktaydı. 1058’de Abbasi Halifesi
temsil ettiği siyasi otoriteyi bir törenle Selçuklu
Sultanı Tuğrul Bey’e devretti. Böylece, ilk defa
resmen dinî ve siyasi otorite birbirinden ayrıldı. Buna göre, halife sadece
İslam
topluluklarının dinî lideri hâline gelirken devlet hayatındaki görevi sultanların
saltanatlarını onaylama ve Türk sultanlarına hilat ve unvan verme gibi sembolik
işlerden ibaret oldu. Devlet hayatındaki dünyevi ve dinî işleri birbirinden ayıran
anlayış diğer Türk-İslam devletlerinde de devam etti. Örneğin Memlûklu Sultanı
Baybars, Abbasi ailesinden bir kişiyi Mısır’da halifelik tahtına oturtarak sadece
dinî işleri kendisine bıraktı. Yeni Delhi Sultanlığı’nda Sultan Alaeddin Kalaç, bu
durumu, “Devlet ve şeriat ayrı ayrı şeyler olup biri hükümdara, diğeri kadı ve
müftülere ait işlerdir.” şeklinde ifade etti. Böylece dinî otorite ile devlet
otoritesinin ayrı ellerde olması gerektiği düşüncesi, bütün Türk-İslam
devletlerinde hâkim oldu.

Türklerin diğer Müslüman devletlerdeki uygulamalardan farklı bir uygulaması
da kadının devlet yönetimindeki yeri ile ilgili olmuştur. İslamiyet öncesi
Türklerde “hatunlar”ın devlet yönetiminde söz sahibi olması İslami dönemde de
devam etmiştir.

TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE HATUN

Tuğrul Bey’in eşi Atuncan Hatun devlet hayatında da onun en büyük yardımcısı
oldu. Melikşah’ın eşi, Karahanlı Prensesi Terken Hatun, devlet idaresinde son
derece etkiliydi. Ayrı bir divanı (büro) vardı. Bazı meseleler, onunla olgunlaştırıldıktan
sonra sultana sunulurdu. Harezmşahlar Hükümdarı Alaeddin Tekiş’in eşi
Terken Hatun da devlet idaresinde söz sahibi idi. Onun da ayrı divanı, sarayı,
iktaları
ve hatta başkenti bile vardı. Devlet memurlarını tayin eder veya görevden alabilirdi.
Daha da önemlisi, sultanın emirleri onun imzası (tuğra) olmadan geçerli sayılmazdı.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir