İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük

Türk İnkılabının Genel Özellikleri

XIV. yüzyılın başlarında kurulan Osmanlı Devleti, büyük bir güç hâline gelerek uzun süre dünya politikasına yön vermeyi başardı. Avrupalılar tarafından gerçekleştirilen coğrafi keşifler, Osmanlı Devleti’ni olumsuz etkiledi. XVII. yüzyıldan itibaren devlet, askerî ve idari açıdan gerilemeye başladı.

Osmanlı Devleti’nin gerileyişinde toplumsal, idari ve teknolojik yapısını dünyanın değişen şartlarına göre geliştirememiş olması etkili oldu. XVIII. yüzyılda ise Fransız İhtilali ile ortaya çıkan özgürlük, eşitlik, milliyetçilik, insan hakları, demokrasi gibi kavramlarla; sömürgecilik ve sanayileşme gibi gelişmelerle karşı karşıya kaldı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin Avrupa Devletleri karşısında gerilemesini hızlandırdı. Bozulan kurumlara yeniden işlerlik kazandırmak amacıyla yenilikçi padişah ve devlet adamları birçok ıslahat gerçekleştirdi.Ancak istenen sonuç elde edilemedi.

Çok uluslu yapıya sahip olan Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılda milliyetçilik akımının etkisiyle büyük toprak kayıpları yaşadı. Trablusgarp ve Balkan Savaşlarının olumsuz etkilerinden kurtulamadan I. Dünya Savaşı’na girdi. Savaşın sonunda başarısız oldu ve imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile işgale uğradı. Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla Türk milletinin Kurtuluş Savaşı başladı. Atatürk, Millî Mücadele’yi, millî değerler ve çağın ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirdi. Millî egemenlik yolunda toplum ve devlet hayatında köklü değişiklik yaptı.

Atatürk’ün inkılapçı kişiliği öncülüğünde gerçekleşen Türk inkılabıyla, devlet ve millet hayatı yeniden inşa edilmiştir. Türk inkılabı; yönetim, yazı, eğitim, hukuk, giyim ve ekonomi alanına varıncaya kadar yeniden yapılanmayı ifade eder. Millî Mücadele’yle birlikte başlayan Türk inkılabı; millî bağımsızlığı gerçekleştirmeyi, millî kimliği korumayı ve Türk medeniyetini çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmayı hedeflemiştir.

Türk İnkılâbının Genel Özellikleri

Değişim ihtiyacı, Türk toplumunda Osmanlı Devleti’nin duraklama döneminden beri hissediliyordu. Osmanlılar padişah öncülüğünde gerçekleştirdikleri yenilik hareketlerinden bir sonuç alamamışlardı. Islahatlar halka yansımıyor ve gerçekçi sebeplere dayanmıyordu. Osmanlı Devleti uzun yıllar Batı’da meydana gelen gelişmelere ilgisiz kalmışlar, Batıda olup bitenleri anlamaya başladıkları zaman da geç kalmışlardır.

Batıda yeniçağla başlayan ve uzun bir süreç içerisinde bir medeniyet projesi olarak uygulanan yenileşme hareketlerini, Osmanlı Devleti taklit düzeyinde ve hazır bilgi ve tekniği alıp uygulamaya çalışma şeklinde algılaması önemli bir yanılgı olmuştur. Ancak bu yanılgıyı fark edebilecek düşünce birikimine sahip ilim adamları da artık Osmanlı toplumunda yetişmez olmuştu. Osmanlı eğitim sistemindeki çöküntü toplumun genelini etkilerken bunun ağır sonuçları yavaş yavaş görülmeye başlanmıştı. Bunun en açık yansıması Osmanlı toplumunu bir arada tutan temel dinamiklerin çözülmeye uğramasıdır. Bu noktada Batı dünyasındaki akıl merkezli bilim ve teknolojideki değişmeleri yeterince takip edemeyen, bu gelişmelerin dışında kalan, mevcut eğitim kurumlarında bu değişimi yakalayıp uygulayamayan Osmanlı Devleti bir çöküşün eşiğine gelmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Batı medeniyetinin temel kaidelerini anlamadan doğrudan sonuçlarına ortak çıkmaya çalışması bir işe yaramadı. Zaten Batı’daki değişimi tam olarak kavrayamadan yapılan ıslahatlar da istenilen sonuçları vermedi. Buna karşın Türkiye Cumhuriyeti’nin başarısındaki en büyük pay Batı uygarlığını bir bütün olarak ele almasında gizlidir.

Atatürk, çağdaşlaşmada eski denemelerin ve kendi gözlemlerinin ışığında değişik bir metot uygulamıştır. Dolayısıyla Atatürk, eskilerin ıslahatçı ve taklitçi metotlarına itibar etmemiştir. O’na göre, çağdaş dünyada “neyin ne kadar alınacağı” ve “bu alınmada sınırın ne olması gerektiği” tartışması hem yersiz ve hem de faydasızdır. Çağdaşlaşmanın öncelikli hedefi çağa damgasını vuran ve rakipsiz olan Batı medeniyetini bilimi, kültürü, teknolojisi, hayata bakış tarzıyla almaktır.

Atatürk’ün çağdaşlaşma anlayışı tarihin derinliklerinden gelen sürecin hassas Türkiye jeopolitiğinin zaruretleri, Türk toplumunun beklentileri ve ülkenin ihtiyaçları ışığında şekillenmiştir. İnkılâplar, bilim ve fennin rehberliğinde yürütülebilir ve ancak laik bir ortamda gelişebilir. Dolayısıyla laiklik Atatürk çağdaşlaşmasının başarı anahtarı vazifesi görmektedir.

İşte Atatürk’ün çağdaşlaşma atılımlarını yapabilmesi için ülkede barış ve huzurun sağlanması gerekliydi. Büyük önderin “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkeleri ile uygulanan akılcı politika bunu sağlamıştır.

İnkılâp hareketleri, devlet eliyle yukarıdan aşağıya doğru uygulanmakla beraber, bunları halka özümsetmek, onların siyasî, sosyal ve kültürel hayata katılmalarını sağlamak için önlemler alınmıştır. Bilhassa toplumun yarısını oluşturan kadınlara eşit haklar tanınmış, böylece nüfusun yarısının sosyal ve kültürel hayata aktif bir şekilde katılmaları hedeflenmiştir. Sonuçta, Atatürk’e özgü farklı bir yol ve yöntemle inkılâplar ele alınmış, zaman ve zeminin uygunluğu dikkate alınarak safha safha birbirlerini tamamlayacak biçimde sistemli ve kararlı olarak inkılâp hareketleri gerçekleştirilmiştir.

Türk inkılabı, tamamıyla milliyet ve medeniyet prensipleri çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Yeni Türk Devleti’nde yapılan inkılapları; siyasi, hukuk, eğitim ve kültür, sosyal, ekonomik ve sağlık alanında yapılanlar olmak üzere beş ana grupta toplamak mümkündür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir