Tanzimat Öncesi, Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemi Yönetim Anlayışları

Klasik Dönem Osmanlı Devleti yönetim anlayışında padişahın mutlak otoritesi vardı ve son sözü padişah söylerdi. 1808’lerde Osmanlı Devleti, İstanbul ve taşrada kaybolan otoritesini yeniden tesis etmek amacıyla II. Mahmut Dönemi’nde ayanlar ile bir anlaşma yapmış, Sened-i İttifak adı verilen bu belge ile Türk tarihinde bir padişah, ilk kez kendi gücü dışında bir başka gücü tanımıştır.




XIX. yüzyılın ilk yarısına gelindiği zaman, Osmanlı Devleti içte ve dışta yaşadığı sorunları bertaraf etmekte zorlanmıştır. Padişah Abdülmecit, bu yüzden Batı’nın kültürünü iyi bilen Mustafa Reşit Paşa’yı, Tanzimat Fermanı’nı hazırlamakla görevlendirmiştir. Hazırlanan Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayun), 3 Kasım 1839 tarihinde devlet görevlileri ve yabancı elçilerin de hazır bulunduğu Gülhane Parkı’nda okunarak ilan edildi.

Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesiyle, kanun gücünün üstünlüğü ilk defa padişah tarafından kabul edilmiş ve padişah kendi haklarını sınırlandırmıştır. Bu fermanla Müslüman ve gayrimüslimlerin can, mal ve namus güvenliği devletin koruması altına alınmış, kanun önünde de herkes eşit kabul edilmiştir.




Mahkemeler herkese açılmış ve hiçbir kimsenin yargılanmadan ceza almaması esasları getirilmiş, bütün vatandaşların mal mülk sahibi olma ve miras bırakma hakkına da sahip olduğu kabul edilmiştir. Bu ferman, Osmanlı Devleti’nde modern anlamda anayasacılığın başlangıcı olarak kabul edimiş, bu gelişmeleri Islahat Fermanı (1856) ve meşruti yönetime geçiş izlemiştir. Osmanlı Devleti, Tanzimat ve Islahat Fermanı’ndan beklediği sonuçları alamamıştır. Bu durum karşısında bazı Osmanlı aydınları, bu sıkıntılı durumdan ancak meşruti bir yönetimle çıkılacağına inanmış, bu aydınlar II. Abdülhamit’i ikna ederek 1876 tarihinde Türklerin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesini sağlamıştır. Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti’nde meşruti yönetime geçilmiştir. Meşrutiyetin ilanı sonucunda Osmanlı halkı, mebusları (milletvekilleri) seçmek için oy kullanma hakkına sahip olmuş ve padişahın yanında ilk kez yönetime katılmıştır. Halkın yönetime katılmasıyla birlikte, Tanzimat öncesi ve Tanzimat Dönemi (1839-1876) yönetim anlayışından farklı olarak padişahın yanında meclis de yerini almıştır. Bunun yanı sıra kişisel haklar anayasa ile güvence altına alınmış, azınlıklara temsil hakkı tanınmış ve demokratikleşme için önemli bir adım atılmıştır.

II. Mahmut ile birlikte oluşturulmaya çalışılan merkezî yönetim anlayışı, Tanzimat Dönemi’nde güçlendirilerek geliştirilmiştir. Bu dönemde saltanat hukukunda bir değişiklik yapılmamış, padişahlık ve halifelik makamları aynen korunmuştur.

Tanzimatla birlikte sadrazamlık görevine dil bilen ve Batı’yı iyi tanıyan nitelikteki kişiler getirilmiş, göreve getirilen sadrazamlar da yönetimde ön plana çıkmaya başlamıştır. XIX. yüzyılın ilk yarısında merkezî yönetimde başvekâlet ismini alan sadrazamlar, Tanzimat Dönemi’nde eski güçlerine yeniden kavuşmuşlardır.




Bu yeniden yapılanma girişimleri merkezden eyaletlere doğru genişleyerek sürmüş, merkezdeki divan kaldırılarak Heyet-i Vükela’ya (Bakanlar Kurulu) dönüştürülmüştür. Eyaletlerdeki mahalli idareler de merkezin doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Bu yapılanmaya göre mebusların atanması ve görevden alınması işleri de padişah iradesine bırakılmıştır. Tanzimat Dönemi’nde şeyhülislamların siyasi danışma gücü azaltılmış, mülkî idarede de merkeziyetçi bir yapı oluşturulmaya çalışılmıştır. Eyalet sistemindeki bu yeni yapılanmada valinin ve taşradaki diğer görevlilerin (defterdar, zaptiye müdürü, kaymakam ve kaza müdürü) görev ve yetkileri belirlenmiştir.

Taşrada çok geniş yetkilere sahip olan yöneticilerin yetkileri sınırlandırılarak merkezî bir yönetim kurulması hedeflenmiştir. Taşra meclislerinde gerek Müslümanlara gerekse gayrimüslimlere belirli bir üye bulundurma hakkının verilmiş olması, halkın ayrım gözetilmeden yönetime katılmasını sağlamıştır.

1864’te kabul edilen Vilayet Nizamnâmesi’ne göre, 1867’de eyaletler vilayet adını almış ve buralara yönetici olarak müşirler görevlendirilmiştir. Sancakları atama yoluyla kaymakam, kazaları seçimle işbaşına gelen kaza müdürü, köyleri de yine seçilerek işbaşına gelen muhtarlar yönetmiştir.

Kanun-i Esasi’ye göre Osmanlı hanedanının en büyük evladı, saltanat ve hilâfet makamlarının sahibiydi. Buradan da anlaşılacağı gibi egemenliğin kaynağı değişmemiş, yasama ve yürütmede son sözü söyleme hakkı padişaha bırakılmıştır. Bakanlar Kurulu (hükûmet), meclise değil padişaha karşı sorumlu olmuştur. Padişah; başvekili, şeyhülislamı ve ayan mebuslarını seçme ve atama hakkına da sahip olurken, gerektiğinde bunları görevden alma hakkına da sahip olmuştur. Padişah isterse Mebusan Meclisi’ni feshetme hakkına da sahipken mebuslara bakanlar kurulunu düşürme yetkisi tanınmamıştır.

I. Meşrutiyet Dönemi’nde başvekillik ya da yürütme organı konumunda bulunan Bâb-ı Âli, temel yapısını korumakla birlikte bazı değişikliklere uğramıştır. I. Meşrutiyet’ten önce padişahın mutlak vekili olan başvekil, 1876 Anayasası ile tüm mebusları doğrudan atayan padişahın güvendiği bir kişi olmuştur. Meclisin kapatılmasıyla birlikte hem sadrazam hem de Bâb-ı Âli gücünü ve etkinliğini yitirmiş, başvekil ise padişahın tam denetimi altına girmiştir.

II. Meşrutiyet Dönemi’nde merkezî yönetimin kuruluşunda çok büyük bir değişiklik olmamıştır. Bâb-ı Âli ya da hükûmetin yapısı bazı küçük değişikliklerle olduğu gibi süregelmiş, merkezî yönetimin işleyiş ve etkinliği II. Abdülhamit Dönemi’ne göre önemli değişmeler göstermiştir. 1909’daki anayasa değişikliği ile hükûmetin padişah karşısındaki durumu yasal olarak güçlenmiş, hükûmetin bu gücü hukuksal gelişmelerden değil, ordu ve meclisi ele geçiren İttihat ve Terakki’ye dayanmasından ileri gelmiştir.