Osmanlı Devleti Tarihi

Şark Meselesi (Doğu Sorunu)

İlk kez Viyana Kongresi’nde (1815) ifade edilen Şark Meselesi deyimi ile Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti ile olan ilişkileri anlatılmak istenmiştir.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başladıkları 1071’den 1923’e kadar geçen dönemde Avrupa devletlerinin Türk – İslam dünyasına karşı izledikleri politikayı ifade eder.

Türklerin Anadolu ve Balkanları ele geçirerek Avrupa ortalarına kadar ilerlediği dönemde Avrupa devletleri haçlı seferlerini başlatarak Türkleri Anadolu ve Balkanlardan atmayı hedeflediler ancak başaramadılar.

Şark Meselesi – Doğu Sorunu

Avrupalıların saldırıları gerçekte Hristiyan halkların Osmanlı Devleti egemenliğinde yaşamasını bir türlü kabul edememiş olmalarının ifadesiydi.

XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden faydalanmak isteyen Avrupa devletleri, Osmanlı egemenliğinde yaşayan Hristiyanların durumlarının iyileştirilmesini bahane ederek Osmanlı’nın iç işlerine karıştılar.

Şark meselesi, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin Avrupa topraklarından çıkarılması ve buraların paylaşımı ile İstanbul’u alarak eski Bizans İmparatorluğu’nun canlandırılması şekline dönüştü. Bu süreçte Rusya’nın kışkırtması ile Balkanlarda Hristiyan azınlıkların isyanı da başlamıştı.

1876’da İngiltere’nin isteği ile Balkan olaylarını görüşmek ve Osmanlı-Rus anlaşmazlığını gidermek için İstanbul’da bir konferans (Tersane Konferansı) düzenlendi. Bu konferansa Avusturya, Almanya, İngiltere, Rusya, İtalya ve Osmanlı Devleti katıldı.

İstanbul Konferansında Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’nden, Sırbistan ve Karadağ’dan askerlerini çıkarmasını, Bosna, Hersek ve Bulgaristan’a özerklik vermesini ve Balkanlarda ıslahat yapmasını istediler. Osmanlı Devleti bu istekleri iç işlerine karışmak olarak değerlendirip kabul etmedi. Devam eden süreçte Osmanlı-Rus savaşı çıktı. Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’ne karşı hep düşmanca ve ikiyüzlü tavır izlemeye devam ettiler. XX. yüzyılda ise Avrupa devletleri artık Osmanlı topraklarından pay alma yarışına girdiler. Osmanlı- Almanya yakınlaşması Avrupa’da bloklaşma ile devam etti.

Şark Meselesi (Farklı Bir Kaynaktan)

Şark Meselesi” kavramı 1815 Viyana Kongresi’yle birlikte Osmanlı Türkiyesi ile Avrupa arasındaki ilişkiler sürecinde, en az “Boğaziçi’ndeki Hasta Adam” söylemi kadar sıkça kullanılır olmuşsa da, işletilen süreç aslında daha eskilere götürülebilmektedir.

Buna göre, 18. yüzyılın başlarından itibaren zayıflayıp toprak kayıplarına uğrayan ve batı karşısında sürekli olarak gerileyen Osmanlı Devleti’nin terk ettiği alanda ortaya çıkan vakumu kimin, nasıl ve ne zaman dolduracağı problemi, bilindiği gibi “Şark Meselesi“ni doğurmuştu.

Başta İngiltere, Fransa ve Rusya olmak üzere büyük devletlerin bu meseleyi kâh tek tek, kâh ortaklaşa, bazen de ikiye-bir ortaklıklarla çözümlemeye çalıştıkları görülmekteydi. Elbette bu “çözüm”, adı geçen büyük güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda olacaktı. Ortaya çıkan boşluk doldurulurken, büyük devletlerden birinin daha avantajlı duruma geçmesi, sadece yeni ele geçen bölgeyi etkilemekle kalmayacak, Avrupa’daki kuvvet dengelerini de bozacaktı.

Şark Meselesi Kavramı

Şark Meselesi” kavramı bir taraftan, sanayileşme yolunda önemli adımlar atan Avrupalı devletlerin “şark”ta yani “doğu”da yer alan geniş dünya coğrafyalarına yayılıp sömürge edinmek üzere güttükleri emperyalist “ekonomi politikaları”nın bütününü kapsayan bir kavramdır. O dönemlerden başlayarak devletlerarası siyaset literatüründe de kullanılmıştır.

Şark Meselesi, 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Türkiyesi’nin yıkılıp paylaşılmasını, o arada Osmanlı Türk yönetimi kadar bütün Türk nüfusunun da Avrupa’dan ve Balkanlar’dan uzaklaştırılmasını. Daha sonra Anadolu’daki varlıklarına da son verilerek geldikleri Asya’ya geri sürülmelerini öngören bir proje şeklinde tanımlanabilir.

Şark Meselesi, aslında çok daha eskilere gider ve yakınıyla uzağıyla batı dünyasının Türkler karşısında hissedegeldiği “tarihsel kompleksi ve derin kuyruk acılarını anlamayı sağlayan olayları” konu edinen bir alandır.

Bu süreç günümüzdeki Türkiye-AB ilişkilerine ve benzeri gelişmelere kadar götürülebilir; ancak buradaki konumuz itibariyle bu kavramı ve olguyu asıl çerçevede tutmakta yarar vardır. Çünkü o dönemde olduğu gibi günümüzde de ilginç benzerliklere şahit olunmaktadır.

Şark Meselesi süreci, sanayileşen batılı devletlerin;

  • kendi toplumlarının hayat standardının yükseltilmesi,
  • refahının artırılması ve zenginleşmesi uğruna,
  • sahip oldukları endüstriyel yapıyı pekiştirmek üzere ‘hammadde kaynaklarına ulaşmak’ ve ‘üretim fazlası mallarını elden çıkarmak için pazar bulmak’

maksatlarıyla güdecekleri  ayılmacı/sömürgeci politikaların da başlangıcı anlamına gelecekti.

Batının Bölücü Politikası

Batının “divide et impera” ilkesine dayalı parçalayıcı, bölücü, siyasal merkezden koparıcı ve sonuçta paylaşmacı siyaseti, 19. yüzyılın son çeyreğinden (1878) ilk Balkan Savaşı’nın çıkışına (1912) kadarki 30-35 yıl boyunca etkili olmuştur. Bu siyaset özellikle Rumeli-Balkan coğrafyasında çok etkili olmuştur. O sırada, küçük Balkanlı devletleri İstanbul yönetimine karşı cesaretlendirmiştir.

1878-Berlin Kongresi’nden itibaren Osmanlı Devleti’ne, öncelikle gayrı Müslim vatandaşlarına yönelik “reform” yapma dayatmaları yoğun bir biçimde gündemde tutulmuştur. Doğu Anadolu’da Ermeniler için olsun, Balkanlar’da Makedonya merkezli olsun, sürekli ‘reform’ yapma telkinleri gündeme gelmiştir. Girit’ten Manastır’a, oradan Selânik’e, Erzurum’dan Üsküp’e, – günümüzün yaygın söylemiyle- sürekli ‘açılım’ dayatmaları söz konusu olmuştur. Sonuçta Girit’in de, Selânik, Manastır ve Üsküp gibi ortalama 500 yıllık yurt topraklarının da nasıl kaybedildiği bilinmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir