Türk Tarihi

Osmanlı Devleti’nde Klasik Dönem Hukuk Sistemi

Tedbir “İnsanlar doğası gereği topluluk hâlinde yaşar. Kendi hâllerine bırakılırsa aralarında çatışma ve düşmanlık ortaya çıkar.

Her insanı kendi yeteneğine göre yerinde tutmak, kendi hakkına razı etmek ve başkasının hakkına saldırmasını engellemek için önlem gerekir. Yoksa nizam kalmaz…” Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, s. 239

Yukarıdaki metinden de anlaşılacağı gibi toplum düzeni için nizamın korunması gerekir. Bunun için de çeşitli kurallara ihtiyaç vardır. Osmanlı Devleti de kamu nizamını korumak için kendisinden önceki Türk ve İslam devletlerinden birçok kurumu ve hukuki yapıyı örnek almıştır. Ancak bunu yaparken, Türk İslam devletlerinden miras aldığı hukuki yapı üzerinde, çağın ihtiyaçlarına göre değişiklik yapmayı ve bu hukuki yapıya yeni şeyler katmayı ihmal etmemiştir. Osmanlı hukuku, üç ana temel üzerine kurulmuştur.

Osmanlı Hukuku
Osmanlı Hukuku

Osmanlı Devleti, önceki Türk devletlerinde olduğu gibi “Adalet mülkün temelidir.” anlayışını kendilerine rehber edinmiştir. Devleti yönetenler, İslam dininin toplum düzeni ve fertler arasındaki ilişkiler konusunda koyduğu emir ve yasaklardan oluşan şerî hukuka önem vermişlerdir. Şerî hukukun dışında kalan konularda ise eski Türk devletlerindeki hukuk uygulamaları ile padişahın emir ve fermanlarından oluşan örfî hukuku kullanmışlardır. Osmanlı Devleti’nde hukukun düzenlenmesi yetkisi padişaha aitti. İslam hukukunun temel prensiplerine aykırı olmamak şartıyla padişah idari, askerî ve mali konularda kanun koyabilirdi. Şeyhülislam, kadıasker, ulema ve nişancı, kanun koyma konusunda padişaha yardımcı olurdu.

İlk Osmanlı Kanunu

Osman Gazi’nin yanına bir Germiyan tüccarının yaklaşıp; “Buranın pazar bac’ını bana satın.” demesi üzerine, Osman Gazi; “Bac ne ola ki?” dedi. Tüccar da; “Her kim pazara mal getirirse, ondan akçe alayım.” dedi. Osman Gazi; “Adam, pazara gelenlerden alacağın mı var ki, akçe alasın?” diye sorunca, tüccar; “Bu bir gelenektir. Her yerde yük başına padişah için alınır.” dedi. Osman Gazi; “Tanrı mı buyurdu, yoksa beylerin kendileri mi böyle ettiler?” diye sordu. Halk arasından biri; “Töredir beyim. Ezelden kalmıştır.” dedi. Osman Gazi o kişiyi şiddetle azarladı. “Bir kimse helalinden kendi eliyle akçesini kazanmış. Bana ne borcu var ki bedavaya akçe versin?” Sonra oradakiler Osman Bey’i bilgilendirdiler. “Beyim, bu pazarı bekleyip hizmetini gördüğümüz için emeklerimizin karşılığı olarak adettir. Kim pazardan gelir elde ederse, kazancından bir nesnecik verir.” diye açıklayınca, Osman Gazi bunu kabul etti ve böylece Bac Kanunu yapıldı. Halil İnalcık, Osmanlı, s. 54 (Düzenlenmiştir.)

Yukarıdaki metinde de ifade edildiği gibi ilk örfî vergi olan pazar vergisinin konması sırasında Osman Gazi, Allah’ın emri değil diye böyle bir vergiye karşı çıkmıştır. Ancak bunun şerî esaslara aykırı olmadığını anladıktan sonra da bu verginin alınmasını kabul etmiştir. Örfî hukukun yazılı kaynağı olan kanunnâmelerde, geleneksel hukuk kurallarına geniş yer verilmiş olmasına rağmen, herhangi bir konuda ilk olarak şerî hukuk kuralları dikkate alınmıştır. Ele alınan konuyla ilgili şerî bir hukuk kuralı bulunmadığı zaman, örfî hukuk kuralları devreye girmiştir. Yani Osmanlı hukuk anlayışında örfî hukuk ile şerî hukuk, birbirini tamamlayarak devam etmiştir.

I. Murat 1366’da Ahi Musa’ya verdiği vakıf beratında kendisini olağanüstü hal, haberleşme, askerlik, yardım ve salma gibi bütün vergilerden muaf tuttuğunu belirtmiştir. İfade edilen bu vergilerin örfî olduğu görülmektedir.

Yıldırım Bayezid, kanun koyma ve mali alanda yeni bir dönem başlatmıştır. Yeni vergiler koymuş, maliyeyle ilgili defter tutma ve resmi yazı yöntemlerini değiştirmiş, ayrıca kadılık kurumunda yenilikler yapmıştır. Bunun yanında örfî hukuk kurallarını uygulayarak da merkezî hazineyi güçlendirmiştir.

Fetret Dönemi’nden sonra devletin örfî uygulamaları zayıflamış olmasına rağmen, II. Murat Dönemi’nde artık örfî hukuk, devlet teşkilatına tam olarak yerleşmiştir. Osmanlı Devleti’ne ait olan 1431 tarihli Arnavut İli Tımar Defteri’nde; Tımar Sistemi uygulamaları, örfî vergilerin tahsili, asker ve reaya sınıfının konumu, bütün teşkilat esasları ve uygulamaları yer almaktadır. Bu belge, örfî hukuk kurallarının devlet kayıtlarında yer aldığını göstermektedir.

Osmanlı Devletinde Kanunname

Osmanlı Devletin’de çeşitli konularda meydana getirilen kanun ve nizamlara kanunnâme denilirdi. İlk kanunnâmeyi Fatih Sultan Mehmet yapmıştır. Bu kanunnâme, Fatih Kanunnâmesi olarak bilinir. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’ın da kendi isimleriyle anılan kanunnâmeleri vardır.

Osmanlı Devleti’nde kanunnâmeler, padişahın fermanı üzerine nişancı tarafından hazırlanırdı. Hazırlanan bu kanunnâme, sadrazamın başkanlığında toplanan Divan-ı Hümayun’da görüşülür, Divan-ı Hümayun’da son şekli verilen kanunnâme, padişaha arz edilir ve padişahın onayından sonra nişancı tarafından mühimme defterlerine kaydedilerek yürürlüğe girerdi. Kanunnâmeler oluşturulurken şeyhülislamın da görüşü alınarak çıkarılan kanunun şerî hükümlere uygun olmasına dikkat edilirdi.

Fatih Sultan Mehmet, merkeziyetçi bir yapı oluşturmak için hukuk konusunda köklü değişiklikler yapmıştır. Mutlak hükümranlık haklarını, devleti belli bir amaca göre düzenleme ve örfî kanun koyma doğrultusunda kullanmış, kanun hükümdarı olarak tarihe geçmiştir. Fatih’in hüküm içeren birçok kanunundan başka, biri devlet teşkilatına, diğeri de yönetim, maliye ve ceza alanlarına yönelik olarak çıkardığı iki kanunnâmesi daha vardır. Fatih eski Türk geleneğinden gelen tecrübelerden de faydalanarak şerî esasların yanında, devletin işleyişi ile ilgili meselelerde, kendi iradesiyle ayrı bir kanunnâme daha çıkarmıştır.

Bu kanunların bir kısmı, padişah veya idarecilere devletin teşkilat ve kurumları hakkında genel bir fikir vermek üzere hazırlanmış taslaklardır. Çünkü uygulamalarda da görüldüğü üzere; Anadolu Beylerbeyi, İstanbul’daki nişancıya; “Paşa hazretleri, sen dahi bütün devlet meselelerinde bu kanun-i şerifin gerektirdiği gibi davranasın.” diyerek kanun metnini göndermiştir. Fatih Sultan Mehmet’in hazırladığı kanunnâmenin birinci bölümünde devlet teşkilatı ve nizamı ile ilgili kaideler bulunmakta, ikinci bölümaü ise reayanın vereceği örfî vergileri kapsamaktadır. Bu kanunnâmede çift vergisi şu şekilde tarif edilmiştir.

“Bir çift öküzle sürülecek kadar araziye sahip olanlar yılda üç akçe vere. Bir orak, bir döğen ve bir kağnı odun için boyunduruk vergisi olarak iki akçe vere. Bu yedi kulluktan (işten) dolayı akçe alınsa, yirmi iki akçe alına.” Paşa Sancağı Defteri’nde, 1456 yılında Bahadır Bey Çiftliği’nden reayanın hizmeti olarak bir araba odun, yarım araba saman, bir araba ot ve iki akçe boyunduruk vergisi alındığı yazmaktadır. Bu vergi, o zamanlar Bahadır Bey Çiftliği’yle aynı araziye sahip çiftliklerden alınan vergiye denktir. Fatih Dönemi’nden Tanzimat Dönemi’ne kadar yürürlükte kalan Kanunname-i Ali Osmani, tımar nizamı, reaya, sipahi, mali hükümler gibi konuları içermektedir. Teşkilat Kanunnameleri; protokol kuralları ve devletin idari organları ile devlet memurlarının idari suçlarını kapsamaktadır. Bu iki kanunnameye umumi kanunname denilmektedir. Sancak Kanunnameleri ise Kanunname- i Ali Osmani’ye ait hükümlerin sancak ve eyaletlere uyarlanmış halidir. Yavuz Selim Kanunnâmesi ise, II. Bayezid Kanunnâmesi’nin genişletilmiş şeklidir.

Sancak Kanunnamesi örneği Karaman Kanunnamesi

“Bir çiftlik yer tasarruf eden reaya Bursa müddile (87 kg) yılda dört müdd (87×4=348 kg) tohum ekmek lazımdır. Ekmedüği yılda elli akçe vire. Amma Karaman müddile bir müdd ekse yirmibeş akçe vire…” Eftal Ş. Batmaz, XV.-XVI Yüzyıl Sancak Kanunnamelerine göre Osmanlı Devleti’nde Tahıl Üretimi, s. 39

Kanuni Sultan Süleyman da kanunnâme yapmış ve kadıların, kendi mahkemelerinde uygulaması amacıyla bu kanunları ilân etmiştir. Bu dönemde yapılan kanunnâmeler Fatih Kanunnâmesi’nden daha kapsamlı hazırlanmış; idârî, hukuki, mali ve cezaî işlerle birlikte, hukukta usûl konusunu da kapsamıştır. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin faaliyetleri ise şerî esasların ön plana çıkmasını sağlamıştır. Ayrıca bu dönemde zulmü önlemek adına Adaletnamelerde yayınlanmıştır.

1540 tarihli Adaletname örneği

“Nâipler (Kadı yardımcısı) kendi nahiye merkezinde oturacak, kendisine başvuran davacıların davasını kanuna göre çözecek, olur olmaz nesneyi bahane edip dahi reaya üzerine çıkıp gezip yürümeyeler.” Halil İnalcık, Belgeler, s. 24

OSMANLI DEVLETİNDE KANUNNAMELER

UMUMî KANUNNÂMELER (Ülke genelinde uygulanan padişahın emir ve fermanları)

●● Kanunnâme-i Âli Osman: İdari işlerde ihtiyaçlara cevap vermek için ferman veya beratlar şeklinde yayınlanır, valiler ve kadılar tarafından uygulanırdı.

●● Teşkilat Kanunnâmeleri: Sarayın protokol anlayışıyla ilgili gelenek ve kanunları içerir, hükûmetin yetkilerini belirler, rütbe, atama ve emeklilik işlerini düzenlerdi.

HUSUSİ KANUNNÂMELER (Belli konularda yayınlanan hukukî düzenlemeler)

●● Özel Askerî Gruplara Ait Kanunnâmeler: Askerî meselelerle ilgili çıkarılan kanunnâmelerdir.

●● İktisadî Gruplara Ait Özel Kanunnâmeler: Çiftçiler, esnaflar ve pazar yerlerine yönelik hazırlanmış kanunnâmelerdir.

●● Sosyal Gruplara Ait Hususî Kanunnâmeler: İlmiye kanunnâmeleri ile savaşlarda esir alınıp istihdam edilen ortakçı statüsünde olanlarla ilgili kanunnâmelerdir.

FERMAN, BERAT ve YASAKNAMELER

●● Ferman: Padişahın yazılı emirleridir.

●● Beratlar: Bir tayin işlemini veya birine vazife verildiğini gösteren ve üzerinde padişah tuğrası bulunan belgelerdir.

●● Yasaknameler: Osmanlı Devleti’nde kanunlarla belirlenen; idari, askerî ve mali konulardaki yasakların çiğnenmesi hâlinde uygulanan cezaî hükümlerdir.

SANCAK KANUNNÂMELERİ

●● Sancak ve eyaletlerin mahallî şartları dikkate alınarak hazırlanan kanunnâmelerdir. Buralardan elde edilen gelirler, bölgelerin şartları dikkate alınarak düzenlenmiştir. Bu kanunnâmeler ile reaya ve tımar sahipleri arasındaki anlaşmazlıklar düzenlenmiştir.

MİRÎ ARAZİ, ve TIMAR NİZAMINA AİT KANUNLAR

●● Devlete ait (mirî) arazilerin kullanımı için hazırlanan kanunnâmelerdir.

ADALETNÂMELER

●● Devlet otoritesini temsil edenlerin; halka karşı bu otoriteyi kötü kullanmaları, hak ve adalete aykırı davranmaları hâlinde, görevlilerin bu davranışlarını olağanüstü tedbirlerle yasaklayan genel özellikteki padişah fermanıdır.

Divan-ı Mezâlim’in adlî açıdan konumu, halkın şikâyetlerini dinleyip karara bağlayan en yüksek adlî kurum olmasıdır. Selçuklularda bu divan haftanın iki günü halkın şikâyetlerini dinler, örfî davaları kendi çözerken şerî davaları kadılara bırakırdı.

Türk İslam devletlerindeki Divan-ı Mezâlim, Osmanlı Devleti’nde daha geniş yetkilerle donatılarak Divan-ı Hümayun adını almıştır.

Osmanlı Devleti’nde Padişah Divanı da denilen Divan-ı Hümayun’a, Fatih Dönemi’ne kadar bizzat padişahlar başkanlık etmiş, Fatih Kanunnâmesi ile bu usül kaldırılmış ve vezir-i azam, padişaha vekaleten divan başkanlığı yapmaya başlamıştır. Şeyhülislamlar ilk dönemlerde divan üyesi olmamalarına rağmen kazaskerin çözemediği önemli meselelerde kendisinden fetva istenmek üzere divana çağrılmıştır.

Divan-ı Hümayun’un temel görevi adaleti sağlamaktı. Halk şikâyetlerini divana sunar, bu şikâyetler de padişah tarafından dikkate alınırdı. Osmanlı Devleti’nde hükümdar, cuma namazı çıkışında ava veya sefere giderken de halkın dilekçelerini kabul ederdi.

Divanda vezir-i azam divan başkanı sıfatıyla davaları dinlerdi. Örfî ve idari davaları kendisi halleder, şerî davaları kazaskere havale ederdi. Kazasker de kendisine gönderilen davalara bakar ve baktığı davaları karara bağlardı. Padişah ve vezir-i azamı da bağlayan en yüksek karar ve yürütme organı divandı. Divanın aldığı kararlar, şerî ve örfî kanunlara aykırı olmadığı sürece padişah tarafından onaylanırdı.

Divan kararları, vezir-i azam tarafından telhis adıyla özetlenir ve padişaha arz edilirdi. Padişahın onayından geçen hukuki hükümler bir araya getirilirse kanunnâme, mevcut kuralları hatırlatmak için bütün mahallî idare reislerine gönderilirse adaletnâme, hususi bir meseleye ait olursa hüküm adını alırdı.

Divanda görüşülüp karara bağlanan ve padişahın onayından geçen önemli hükümler mühimme defterlerine kaydedilirdi.

Divan-ı Mezâlim ile Divan-ı Hümayun’a her din, her mezhep ve her milletten insanlar başvurabilirdi. Her iki kurumda da kadıların yanlış karar verdiğini düşünenler ile devlet görevlilerinin haksız muamelesine maruz kalanlar haklarını arayabilirdi.

Macaristan’ın Yanova eyaletinde yaşayan köylülerin, kale dizdarlarının sözde onarım gideri karşılığı kendilerinden kanuna aykırı olarak para toplanmasından şikâyet etmesi bunun en güzel örnekleri arasında yer alır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir