İslamiyet’in İlk Türk İslam Devletlerinde Sanata Etkisi

“Sultan, o sırada emir-i şikâr (av sorumlusu) ve mimar olan Saadettin Köpek’e güzellikte cennete benzeyecek, çekicilikte Havernak Kasrı’nı (İran Şahı’nın ünlü sarayı) geride bırakacak gösterişli bir saray yapılmasını emir buyuruyor, bir yandan da parlak zekasıyla binanın planını çizerek onun üzerinde açıklamalar yapıyordu. Eyvanlarında Zühre yıldızlarına gazel söyletecek, Keyvana (Satürn gezegeni) kaşık oynatacak bir saray resmetti. Onun üzerine Saadettin Köpek, güzel görüntü yerleri bulunan, iç açıcı havuzları olan, kemerinin kavsi yüksek göğün çatısıyla yarışan, renkli ve kafesli duvarlarının güzelliği kıskançlıktan gökkuşağının rengini solduran bir sarayın inşaatına başladı.”




Doğan Kuban, Selçuklu Çağında Anadolu Sanatı, s. 84-85

Hz. Muhammed’in; “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” sözleri, İslam ve sanatın ortak kavramları olan güzellik anlayışını vurgulamıştır. Bu itibarla Müslümanlar mimari, musiki, minyatür ve hat gibi sanat dallarında muhteşem eserler ortaya koymuşlardır. İslam sanatının en özgün tarafı, tevhid (Allah’ın birliğine inanma) inancı etrafında gelişip büyümesidir. Bu sanat doğrudan Kur’an’dan etkilenerek geliştiği için İslam sanatında figürlerle, resim ve heykel sanatına sıcak bakılmamıştır.




İslam sanatı; özgün üslubu, motif zenginliği ve kendine has mimarisiyle ön plana çıkmış, bu sanatta tefekkürün son noktası olan sonsuzluğa ulaşmak amaçlanmıştır. İslam sanatındaki özgünlük daha sonraki dönemlerde gelişerek devam etmiştir.

Yukarıdaki metinden de anlaşılacağı gibi ilk Türk İslam devletlerindeki sanat anlayışı İslamiyet’in etkisiyle değişmiş, bu dönemde sanat, yeni bir anlayışla ele alınmıştır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte başlayan bu anlayış, gerçek kimliğine Karahanlı Devleti’nin kuruluşu ile kavuşmuştur. Karahanlılardan sonra Türk İslam devleti sayısı artmış ve bu devletler bulundukları yerlerde hâkim duruma gelmişlerdir. Bu gelişmeler sonucunda eski Türk sanatı ile İslam sanatı kaynaşmaya başlamış, böylece Türk karakterli yeni bir tarz ortaya çıkmış, ortaya çıkan bu sanat tarzına Türk İslam Sanatı adı verilmiştir. Bu dönemde Türklerin kullandığı semboller ve motifler de İslam dininin etkisiyle değişmeye başlamıştır. Tek merkezden çıkan motifler merkeziyetçiliği ifade ederken, devam eden tekrara dayalı bir süsleme anlayışı ise ölümden sonra yaşamın devamlılığını ifade etmiştir.

İslam dininde yeşil renk her zaman cennetle özdeşleştirilmiştir. Yeşil giyenler; melekler, veliler ve şehitlerdir. Kırmızı renk; hayat, sağlık ve kanla bağlantılıdır ve kötülüğe karşı koruyucu bir renktir. Ateş ve kırmızı gül, ilahi büyüklüğü temsil etmiştir.

İslamiyet kabul edilince Türk devletlerinde resim ve heykel sanatları rağbet görmemiştir. Resim ve heykel sanatlarının rağbet görmemesinden kaynaklanan boşluk ise geometrik şekillerin ve bitkisel motiflerin kullanıldığı süsleme sanatı ile doldurulmuştur. Güzel yazı yazma sanatı olan hat sanatı da bu dönemde yaygınlaşmıştır. İslamiyet’in etkisiyle Kâbe, mihrap ve cami gibi kutsal unsurlar, kandil ve ibrik gibi dinsel anlamlı eşyalar, Türk sanatında yer almaya başlamıştır. Hayat ağacı, vazoda çiçekler, cennet imgesi sayılan nar gibi bazı meyvelerden oluşan bitkisel motifler ve kutsal sayılan bazı hayvan motifleri de yine İslamiyet’in etkisiyle Türk sanatının her alanında yerini almıştır.




Türk sanatına İslamiyet’in etkisiyle giren tavana asılı bir kandil, İslam cami dekorasyonunda önemli bir unsur olmuştur. Dinî açıdan önemli bir sembol olan ve abdest almada kullanılan ibrik, İslamiyet’in etkisiyle Türk sanatında görülmeye başlamış ve Türk İslam devletlerinde temizliğin sembolü olarak kullanılmıştır. İslamiyet öncesi dönemde gelişmiş olan Türk halı sanatı, İslamiyet’in etkisiyle desen biçimlerinde değişikliğe uğramıştır. Türk halılarındaki keskin çizgili motiflerin yerini, yumuşayan dalgalı çizgiler ve biçimler almıştır.

Halı motiflerinde ilk zamanlarda hayvan üslubu görülse de bu üslup zamanla yerini İslam süslemesinin özellikleri olan kufî yazılar ve dal kompozisyonlarına bırakmıştır.

Maden işleme sanatında ilerlemiş olan Türkler, İslamiyet’in etkisiyle bu tekniği daha da geliştirmiş ve madenî birçok alanda kullanmıştır. Selçuklular İran’da; gümüşten tas, tepsi, şamdan, kemer tokası ve muska kutusu gibi önemli eserler yapmıştır.

Bu dönemde dökme, dövme ve kakma teknikleriyle birçok eser yapılmış; tepsiler, ibrikler ve buhurdanlar İslam motifleriyle işlenmiştir. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte, Türk mimarisinde yeni yapılar ortaya çıkmış, bu yeni yapıların en önemlileri arasında da camiler yer almıştır.

IX. yüzyıldan itibaren şehirlerde toplumsal hayatın merkezini oluşturan cuma camileri görülmeye başlamıştır. Camilerin yanında medrese, tekke ve zaviyeler ile ribat ve kervansaraylar da İslam düşünce ve yaşam tarzının sonucunda ortaya çıkmıştır. İslamiyet’in etkisiyle oluşan saraylar, çarşılar, kaleler, hamamlar, imarethaneler, köprüler ve evler ise Türk İslam şehirlerini oluşturan diğer önemli ögeler arasında yer almıştır.

Bu dönemde İslamiyet’in etkisiyle Orta Asya şehir yapılarında önemli gelişmeler yaşanmış, Kale, şehristan ve rabaz’dan oluşan üçlü bir yapı ortaya çıkmıştır. Şehrin savunması için yapılan kalelerin etrafı surlarla çevrilmiş, hükümdar ile emir bu kalelerde oturmuştur. Şehristan denilen kentlerde genellikle zanaatla uğraşanlar ile halk kesimi oturmuş, şehrin dış mahalleleri olarak adlandırılan rabazlarda ticari faaliyetler yapılmıştır.

Çarşılar ilk dönemlerde rabazlarda yer alırken, İslami dönemde cuma camisi etrafına taşınmıştır. Bazı şehirlerde yılın belli dönemlerinde kurulan panayırlar ise diğer ticari faaliyetler arasında yer almıştır. Şehir halkı genellikle avlulu evlerde yaşamış, evlerini yaparken de genellikle kerpiç ve tuğla kullanmıştır. Gelişmiş bir su şebekesine sahip oldukları için şehir meydanlarında fıskiyeler ve havuzlar yaptırmışlardır.

Türk İslam mimarisinin önemli yapılarından birisi de minarelerdi. Karahanlılardan itibaren yaygınlaşmaya başlayan minareler; silindirik gövdeli, kuşaklar hâlinde süslenen ve yukarıya doğru daralan şerefelerden oluşan yapılardı.

İlk Türk devletlerindeki anıtmezar geleneği, İslami dönemde türbe ve kümbet yapımıyla devam etmiştir. Bu yapıların dört duvar üzerine kubbe ile örtülü olanlarına türbe, silindirik veya çokgen gövdenin konik bir çatı ile kaplı olanına da kümbet adı verilmiştir.