İslam ve Diğer Dinler Tarihi

İslamın Doğduğu Ortam

Coğrafî Durum: Arap Yarımadası, özellikle Hicaz bölgesi, Peygamber Efendimizin doğduğu, yaşadığı, ilk vahyi aldığı, peygamber olduğu ve vefat ettiği bölge olduğu için İslam Tarihi açısından çok önemlidir.

Arap Yarımadası, Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesiştiği bir noktada bulunmaktadır. Doğusunda Basra ve Umman körfezleri, güneyinde Hint Okyanusu, batısında ise Kızıldeniz ile çevrilidir. Güneyinden Babu’l- Mendep boğazı ile Afrika’dan ayrılmakla beraber, kuzeyinden ise Süveyş Kanalı ile bu kıta ile tekrar birleşmektedir.

İslam’ın ilk yıllarnda Arap Yarımadası’nın genel görünümü
İslam’ın ilk yıllarnda Arap Yarımadası’nın genel görünümü

Arap Yarımadası ise 5 bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölüm, Kızıldeniz’in sahil kesimi ve oldukça nemli ve çöllük bir bölge olan Tihame bölgesidir.

İkinci bölge, bunun hemen doğusunda yer alan ve Arap Yarımadası’nın en önemli 3 şehri ve medeni unsurları en çok içeren Mekke, Medine ve Taif’in içinde yer aldığı Hicaz bölgesidir.

Üçüncü bölüm, Hicaz’ın doğusunda ve Arap Yarımadası’nın orta kesiminde yer alan ve neredeyse tamamı ucsuz bucaksız çöllerle kaplı Necid bölgesidir.

Dördüncü bölge, Yarımadanın güney batısında yer alan Yemen bölgesidir.

Beşinci ve son bölge ise, Yemen’in doğusundaki Umman ve onun batı ve kuzeyinde yer alıp Irak sınırına kadar ulaşan Bahreyn bölgesini içine alan Arud bölgesidir.

Siyasi Durum

İslam’dan önce Arap Yarımadası’nda belli bir siyasi sistem mevcut değildi. İslam’ın doğuşundan önce Yemen’de Seb’e ve Himyerî krallıkları gibi bazı devletler kurulmuştu.

Kuzey Arabistan’da, güneyden göç eden Araplar tarafından kurulmuş iki Hıristiyan devlet bulunuyordu. Bunlardan ilki, M.S. (200-636) yılları arasında Bizans İmparatorluğu’na bağlı olarak Suriye’de kurulmuş Gassânîler; diğeri ise M.S. (200-633) yılları arasında Sâsânîler’e bağlı olarak Irak’ta hüküm sürmüş Hîreliler’dir.

Yemen’de tarihi binalar
Yemen’de tarihi binalar

Yemen’de M.Ö. (1400-650) yılları arasında Maînliler, onlardan sonra da M.Ö. (750-115) yılları arasında da Seb’eliler hüküm sürmüşlerdir. Seb’elileri savaşçı bir kavim olan Himyerîler yıkmıştır. M.Ö. (115) ve M.S. (525) yılları arası hüküm süren Himyerî Krallığı Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanına kadar bölgede küçük emirlikler halinde varlığını devam ettirmiştir.

Yemen’e yarım yüzyıl, Himyerî Krallığı’na son veren Habeşliler hâkim olmuşlardır. İslam’ın doğduğu yıllarda ise Yemen’e hâkim olanlar Sâsânîler’di.

İslam tarihi açısından yarımadanın en önemli bölgesi Hicaz’dır. Çünkü İslam, bölgenin önemli şehirlerinden olan Mekke’de doğmuş, Medine’de gelişip yayılmıştır. Bu bölgenin başka önemli bir şehri de Taif’tir.

Mekke

Dinî ve ticari bir merkezdi. Burada bulunan Kâbe, Hz. Âdem (a.s) tarafından ilk defa inşa edilmiş daha sonra da İbrahim (a.s) ve oğlu İsmail (a.s) tarafından yıkılıp kaybolduğu yerde tekrar yapılmıştır.

Kâbe ve çevresi temsili resmi
Kâbe ve çevresi temsili resmi

Kâbe o günden İslam’ın doğuşuna kadar dinî bir merkez olma özelliğini muhafaza etmiştir. Yine Mekke, Yemen’den başlayan ve Akabe Körfezinde sonlanan, oradan ise Akdeniz limanlarına kadar ulaşan transit ticaretin önemli bir merkezi idi. Ayrıca Mekke ve çevresinde yılın belli zamanlarında panayırlar kurulurdu. Kâbe’nin dinî bir merkez oluşu ve Hicaz’ın, Yemen- Suriye ticaret yolunun üzerinde oluşu bu bölgenin önemini daha da artırmaktadır.

Mekke’nin İslam tarihinde ve Müslümanların nazarında önemli bir yeri vardır. Çünkü Hz. Peygamber orada doğmuş, büyümüş ve evlenmiştir. Kendisine Mekke’de Peygamberlik verilmiştir. Peygamberliğin önemli bir kısmını (on üç yıl) burada geçirmiştir. Kâbe, Mescidü’l-Harem, Safa ve Merve burada bulunur. Haccın menâsikinin (gerekli şartlarının) ifâ edildiği yerler olan, Arafat, Müzdelife ve Minâ, Mekke civarındadır.

Yesrib (Medine)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) hicret ettikten sonra buranın ismi Peygamber şehri anlamına gelen Medinetü’n- Nebî olmuştur.

Medine-i Münevverin tarihî bir görüntüsü
Medine-i Münevverin tarihî bir görüntüsü

Medine’de Kureyza, Nadr ve Kaynuka adında üç Yahudi kabilesi vardı. Bu Yahudi kabilelerinin yanında Yemen’deki Sedd-i Me’rib’in (Mârib) yıkılmasından sonra buraya göç eden Evs ve Hazreç adlı iki tane önemli Arap kabilesi yaşamakta idi. Yesrib’in hâkimleri önceleri Yahudi kabileleri iken, güçlerini kaybedince üstünlük sonraları Evs ve Hazreç kabilelerine geçti. Ama İslam gelmeden hemen önce bu Yahudi kabileleri Evs ve Hazreç’in birbiri ile mücadelesinin de etkisiyle onlar üzerinde üstünlük kurmaya başlamıştı.

Taif

Mekke’nin yaklaşık 120 (yüz yirmi) km. güneydoğusunda bulunan Taif’te Sakîf kabilesi oturmakta idi. Havası Mekke ve Medine’ye göre daha serin olduğu için burada Mekkelilerin yazlıkları pek çok Kureyşlinin arazileri ve üzüm bağları vardı.

Sosyal ve Kültürel Hayat

Nüfus Yapısı

Arabistan’ın asıl sakinleri Araplardı. Araplar tarihi bakımdan iki büyük gruba ayrılmaktadır.

Birincisi, eski devirlerde yaşamış, fakat sonra yok olmuş Âd, Semûd, Medyen ve Amâlika gibi kavimler. Bunlara “Arab-ı bâide” denilir.

İkinci grup ise soyları devam eden Araplar’dır. Bunlara ise “Arab-ı bakiye” denir. Bu son grup iki kısma ayrılır: Arab-ı Âribe: Esas vatanları Yemen olup asıl Arapları teşkil eden ve adına Kahtânîler denilen güney Araplarıdır. Arab-ı Müsta’ribe: Aslen Arap olmayıp, sonradan Araplaşan kabilelerdir. Bunlara, Hz. İsmail’in soyundan oldukları için İsmailîler; Hz. İsmail’in torunlarından Adnan’ın neslinden türedikleri için Adnanîler de denir.

Arap Yarımadası’nda bunların dışında Yahudiler, az sayıda da olsa Hıristiyan, İranlılar ve diğer etnik unsurlar da yaşamakta idi.

Kabile Hayatı

Araplarda “bedevî” ve “hadarî” olmak üzere başlıca iki çeşit hayat tarzı vardı. Bedevîler geçimlerini genellikle hayvancılık, avcılık, ticaret ve baskın-talan gibi yollarla temin ederlerdi. Hadarîler ise geçimlerini tarım ve ticaretle sağlarlardı.

Hayat şartlarının ve geçim kaynaklarının farklı olmasına rağmen, bedevîler ve hadarîlerde sosyal hayatın temelini “kabile” oluşturmakta idi. Kabile, aynı soydan gelen şahısların oluşturduğu ve fertlerin birbirine kan, nesep yoluyla bağlandıkları topluluktur. Kabile daha çok, erkek soyundan gelen akrabalık bağına dayanır.

Kabile başkanına “Seyyid” veya “Şeyh” denir. Kabile başkanı, eşit şartlara sahip kişiler arasından kabile toplantısında seçilirdi. Başkan adayında yaşlı olma, cömertlik, kahramanlık, sabır, alçak gönüllülük ve etkili konuşma gibi özellikler aranırdı. Başkanlık babadan oğula geçmez, fakat eski başkanın oğulları yetenekleriyle tanınırlarsa başkanlık yine onun ailesinde kalabilirdi.

Düzeni sağlayacak günümüz sistemlerinde olduğu gibi bir otoritenin bulunmayışı nedeniyle Araplarda kan davaları çok yaygındı. Arap kabileleri arasında siyasî, sosyal ve psikolojik sebeplerle baskın, yağma ve savaşlar eksik olmazdı. Araplar, zilkâde, zilhicce, muharrem ve recep’ten ibaret olan “haram aylar”da savaşmazlardı. Şayet haram aylarda savaş yaparlarsa, bunun ‘büyük bir günah ve suç işleme’ anlamında olduğunu ifade etmek üzere “Ficâr Savaşları” denilirdi.

Kabilelerin fertleri hürler, mevâli ve kölelerden meydana gelirdi. Kabilenin esas üyesi olan hürler (Seyyid, efendi, köle olmayan) müşterek nesebe sahip olan kimselerdi. Köleler ve cariyeler panayırlarda alınıp satılır, mal gibi miras kalır, tarım, ticaret ve diğer hizmet işlerinde çalıştırılırdı.

Kabilelerde en küçük birim aileydi. Evlenme farklı şekillerde gerçekleşirdi. Nikâhın dinî bir yönü yoktu. Kadınlar genel olarak insani haklardan mahrum oldukları için mirastan pay alamazlar ve daha birçok büyük haksızlıklığa uğrarlardı.

Boşanma yaygındı ve sadece erkeklere ait bir haktı. Ancak bazı kadınlar boşama hakkının kendilerine verilmesini isteyebilirlerdi. Evlatlık kurumu vardı ve evlatlık ilişkisi evlenmeye engeldi. Evlatlık, öz evlat gibi, evlat edinenin mirasçısı olurdu.

Anlaşmazlıkların çözümü için kâhine veya hakeme başvurulurdu. İçinden çıkılması güç konularda kâhinlerin fikirleri sorulurdu. Araplar hastalandıklarında iki tür tedavi yöntemi uygularlardı; birisi kâhin ve arrafların (falcı, kâhin) tavsiye ve sözlerine göre hareket etme, diğeri de ilaçla tedavi yolu idi. Kâhinlerin öğütlerine uyulur, rüyalar da onlara yorumlatılırdı.

Cahiliye Dönemi

Cahiliye Dönemi’nde Araplar arasında milli birlik bulunmadığı için, kabilelerin ve şehirlerin kendi geleneklerine göre bayram ve törenleri vardı. Bununla beraber hac mevsimi, bütün kabilelerin iştirakiyle bayram havasında geçerdi.

Her kabilenin en az bir putu mevcuttu. Bu yüzden her putun da takdis edildiği çeşitli kutlama günleri vardı. Bu günlerde ayrıca pazar ve panayırlar kurulurdu. Dinî bayramlar şiir, müzik, içki ve kadınların yer aldığı çeşitli eğlencelerle kutlanılırdı. Medineliler, yılda iki büyük bayram kutlarlardı.

Arapların İslamiyet’ten önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslami dönemden ayırmak için “Cahiliyye Dönemi” tabiri kullanılmıştır.

Cahiliye Dönemi Arapları arasında kıssalar, atasözleri, geçmişe ait destansı rivayetler yaygındı. Cahiliye Dönemi Arapları arasında şiir ve hitabet çok gelişmişti. İslam’ın doğduğu yıllarda Hicaz’da yazı biliniyordu fakat okuma yazma bilen çok azdı. Nitekim Mekke gibi medeni unsurların yer aldığı bir şehirde bile çok az kişi okur-yazardı. Ancak yazılı kültürün yerine yaygın ve hakim olan tür, sözlü kültür idi.

Cahiliye Dönemi’nde bilgiler, hatıralar ve edebî ürünler hafızalarda korunarak nesilden nesile aktarılıyordu. Arap kültüründe sözlü rivayet esastı. İslam’ın doğuşu ile birlikte, bu dinin okuma ve yazmaya verdiği öneme paralel olarak yazı da gelişmiş, okur-yazar sayısı da artmıştır.

Ekonomik Hayat: Arap Yarımadası’nda ekonomik hayat genellikle hayvancılık, tarım ve ticarete dayanmakta idi. Hayvancılık özellikle temel geçim kaynağı idi. Onlar besledikleri hayvanlardan çok yönlü faydalanırlardı; etini yer, sütünü içer, yününden elbise yapar, ihtiyaç fazlasını da satarak diğer temel ihtiyaçlarını karşılar.

Tarım da önemli geçim kaynaklarından biriydi. Düzenli yağış algan Yemen toprakları çok verimiydi. Bundan dolayı tarihçiler tarafından Yemen’e yeşil topraklar (Ardu’l-Hadrâ) denmiştir. Bu bölgede yağmur sularından faydalanmak için barajlar yapılmıştır. (Buna Sedd-i Me’rib örnektir.) Ziraata elverişli topraklar Taif, Medine, Necid ve Hayber gibi bölgelerde bulunuyordu. Yerleşik hayat süren kabileler içinde geçimlerini tarıma dayalı olarak sürdürenler tahıl, meyve, hurma ve sebze yetiştirirlerdi.

Bazı şehirlerde tarımın dışında, küçümsenmeyecek derecede sanayi ağırlıklı atölye ve tesisler mevcuttu. Başlıca sanayi dalları arasında dokumacılık, demircilik, dericilik, şarap üretimi, kuyumculuk ve ıtriyatcılık (güzel koku üretimi) sayılabilir.

Arap Yarımadası’nda tarım ve hayvancılıktan daha önemli bir gelir kaynağı da ticaret idi. Arap Yarımadası’nın güneyinde ve kuzeyinde oturanlar, çok eski tarihlerden itibaren ticaretle uğraşıyorlardı. Hicazlılar, Yemen’den ve Habeşistandan aldıkları ticari eşyayı kuzeye, kuzeyden aldıklarını da güneye naklediyorlardı. Mekke’de oturan Kureyş kabilesi de tarıma elverişli bir bölgede oturmadığı için ticaretle uğraşıyor, neredeyse tüm geçimini ticaretten sağlıyordu.

Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde panayırlar kurulurdu. Arapların ekonomik hayatında olduğu kadar sosyal hayatında önemli bir yer tutan bu panayırların en meşhurları şunlardı: Ukâz, Zülmecaz, Mina, Dumetü’l- Cendel, Muşakkar, Suhâr, Debâ, Aden, San’a. Bunların en önemlisi, uluslararası nitelikte ve aynı zamanda edebî bir kongre özelliği taşıyan Ukâz’dı. Burada edebî sohbetler yapılır, şairler en güzel şiirlerini okur ve dereceye girenlerin eserleri ise Kâbe’nin duvarına asılırdı. Cahiliye Dönemi’nde kabileler arasında siyasi bir birlik olmamasına rağmen ticari açıdan bir birlik söz konusuydu.

Dinî Hayat

İslamiyet’in doğduğu yıllarda Arap Yarımadası’nda bulunan dinler Yahudilik, Hıristiyanlık, Putperestlik ve Mecusilik idi. Arabistan’da yaşayan dinlerden en önemlisi ve en eskisi Yahudiliktir. Bu din Filistin’den Suriye-Hicaz arasındaki yerlere sığınmak zorunda kalan Yahudiler aracılığıyla gelmiş ve Yesrib’e kadar girmiştir. Ticari yollarla da Yemen’de yer etmiştir. Medine çevresi ve Yemen hariç tutulursa Yahudilik, Araplar arasında pek fazla tutulmamıştır. Mevcut Yahudiler de Filistin’den gelmişlerdir.

Hristiyanlık, Arap Yarımadası’nın kuzey bölgesinde, birçok Arap kabilesi arasında yayılmıştır. Güneydeki Necran bölgesinde de çok yoğun olmamakla beraber Hristiyanlar bulunuyordu. Hristiyanlık, Orta Arabistan’daki putperestler üzerinde, önemli bir etki gösterememiştir.

İslam’ın doğduğu sırada Arap Yarımadası’nda Mecûsîler de bulunuyordu. Sâsânî İmparatorluğu’nun resmî dini olan Mecusîlik, Araplar arasında pek itibar görmemiştir. Arap Yarımadası’nda bulunan Mecusîlerin büyük çoğunluğu Bahreyn, Yemen ve Umman’da oturan İranlılardan ibaretti.

Arap Yarımadası’nda Sâbiîler de bulunuyordu. Bunlar Kur’an-ı Kerim’de, Yahudiler ve Hıristiyanlarla birlikte anılmış ve kendilerine Müslümanlar tarafından ehlikitap muamelesi uygulanmıştır. Sâbiîler, evreni yaratan güçlü bir varlık olduğuna inanıyorlardı. Sâbiîlerin kutsal metinleri, kendilerine özgü dua, oruç, kurban gibi ibadetleri vardı. Bunun yanında alkollü içkilerin haram olması, heykellere tapmanın büyük günah kabul edilmesi gibi yasakları vardı.

Yemen, Harran ve Irak’ın yukarı kesimlerinde yıldızlara tapanlar mevcuttu. Cahiliye Dönemi Araplarında gök cisimlerine tapanlar da vardı.

İslamiyet’in doğduğu sıralarda Araplar arasında putperestlik yaygındı. Kuzey Arapları, başlangıçta Tevhit inancına sahiptiler. Kâbe, tek tanrı inancının simgesiydi. Putperestlik onlar arasına dışarıdan sokulmuş ve daha sonra Allah’a şirk koşmayı adet haline getirmişlerdi. Putlara, heykellere ve dikili taşlara tapmaya başlamışlar, putperestliğin doğal sonucu olarak put evleri şeklinde çok sayıda tapınak yapmışlardır. Ayrıca her aile bir put edinip evine koyarak ona tapardı.

Kâbe’de 360 put vardı. Bunların en büyüğü ve önemlisi Hübel idi. Bu putun Mekke’ye Amr bin Luhay tarafından Suriye’den getirildiği rivayet edilir. Hübel’in dışında Lat, Menât ve Uzzâ gibi büyük putlara da tapınılmaktaydı. Kur’an-ı Kerim’de Yarımada’nın çeşitli yerlerinde bulunan putlardan söz edilmektedir.

Cahiliye Dönemi’nde Allah’ın birliğine inanan, putperestliği reddeden ve Kureyş’in yanlış adet ve inançlarına karşı çıkan bazı kimseler de vardı. Bunlara Hanif denilmektedir. Hanif olarak bilinenlerden bazıları; Varaka bin Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Osman b. Hüveyris, Zeyd bin Amr’dır. Hanifler, Hz. İbrahim’in dinini yaşatmaya çalışırlar, putperestlikle ve kötü âdetlerle mücadele ederlerdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir