İslam’ın Doğduğu Ortam

İslam, Arap Yarımadası’nın Hicaz bölgesinde doğdu. Arap Yarımadası kuzeyden Filistin, Şam ve Irak; güneyden Hint Okyanusu, doğudan Basra ve Umman körfezleri, batıdan Kızıldeniz ile çevrilidir.




islamiyetin-dogdugu-yillarda-arap-yarimadasi

Arap Yarımadası kendi içinde Hicaz, Yemen, Doğu, Batı, Orta ve Güney Arabistan bölgesi olmak üzere beş kısma ayrılır. Arabistan’ın kuzeyinde Nüfut, orta kesiminde Dehna ve güneyde Rubû’l-Hâli çölleri yer alır. Kıyı kesimleri hariç yarımadanın genelinde çöl iklimi hâkimdir. Akarsuları çok azdır. Yağmurlar ise düzensiz ve yetersizdir. En verimli bölgeler, Bahreyn ve Umman’ın kıyı kesimleri ile Yemame ve Yemen’dir. Bu bölgelerde yağışlar yeterli ve toprak verimlidir.




Hicaz bölgesi şüphesiz ki İslam’dan önce de çok önemliydi. Mekke bu bölgenin dinî ve ticari merkezi olup Kureyş’in hâkimiyetindeydi. Diğer şehirleri ise Medine ve Taif’ti. Medine’de Yahudi kabileleri yaşıyordu. Arap kabilelerinden Evs ve Hazreç sonradan gelip yerleşmişti. Taif ise Sakif kabilesinin yurduydu.

İslamiyetin doğduğu yıllarda Arap Yarımadası’na komşu iki büyük devlet bulunmaktaydı. Bunlar, Bizans ve Sasanî imparatorluklarıydı. Bölgedeki küçük devletler bu iki devletin kontrolündeydi. Mesela Suriye’deki Gassaniler Bizans’a; Irak’taki Hireliler ise İran’a bağımlıydı. Yine Mısır, o zamanlar Bizans’ın bir eyaleti konumundaydı. Yemen, sıkça el değiştiriyordu. Habeşistan ise bağımsızdı.

gocebe-bedevi-arapalrArabistan’da kabilecilik hâkim olduğu için merkezî bir yönetim yoktu. Aile ve kabileye çok önem verilirdi. Sosyal yapının temeli olan kabileyi yaşlı yönetici (şeyh) veya emir yönetirdi. Bu yöneticiler, seçimle gelir ve yönetimde istişareye önem verirlerdi. Kabilecilikte soy bağı önemsenirdi. Haklı veya haksız olmaları gözetilmeksizin kişi, ailesini ve kabilesini desteklemek zorundaydı. Kabilelerde hürler, mevali ve köleler vardı.




İslam öncesi cahiliye Arapları, bedevi (göçebe) ve hadari (yerleşik) olmak üzere iki kısma ayrılırdı. Bedeviler hayvancılık, avcılık ve ticaretle geçinir; göçebe hayatı yaşardı. Hadariler köy, kasaba ve şehirlerde yaşar; tarım ve ticaretle geçinirlerdi.

Bazı Arap kabileleri, aralarında siyasi bir birlik oluşturarak şehir devletleri kurmuşlardı. Bu şehir devletlerinden biri olan Mekke, düzenli bir teşkilata sahipti. Yönetimde zengin ve güçlü aileler etkiliydi. İdari görevler ise kabileler arasında paylaşılmıştı. Kabileler ve şehirle ilgili bütün sorunların görü- şüldüğü, kararların alındığı bir meclis vardı.

Çölde yaşayan kabileler arasında otlaklar ve su kaynakları yüzünden sürekli savaşlar olurdu. Kan davaları ve cinayetler eksik olmazdı. Nadir de olsa haram aylarda da savaş olurdu. Bu aylarda yapılan savaşa, kötü anlamına gelen “Ficar” denirdi.

Sosyal hayatta genellikle kadına değer verilmezdi. Erkek çocuklarla övünülürdü. Erkeklere miras verilirken kadınlar bu haktan mahrum bı- rakılırdı. Bazı kabileler kız çocuklarını uğursuz kabul eder ve onları diri diri toprağa gömerlerdi. Kur’an-ı Kerim bu konuyu, “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” şeklinde ifade ederek kınamaktadır.

Arap Yarımadası’nda düzenlenen panayırlar en büyük gelir kaynaklarından biriydi. Bu panayırlarda ticaretin yanı sıra edebî ve kültürel faaliyetlere de yer verilirdi. Bunlar arasında şiir ve hitabet sanatı da bulunuyordu. Düzenlenen şiir yarışmalarında dereceye giren eserler Kâbe’nin duvarlarına asılırdı.

Arap Yarımadası’nda İslam’dan önce çeşitli dinlere mensup insanlar yaşıyordu. Medine’de Yahudiler, kuzeyde Hristiyanlar, Bahreyn ve Yemen’de Mecusiler bulunuyordu. Ayrıca yarımadada Sabiiler ve güneşe tapanlar da vardı. Bu dönemde Mekke başta olmak üzere Arabistan’da putperestlik çok yaygındı. Putperestler, Allah’a inanmakla birlikte putlara da tapıyorlardı.

kabenin-eski-gorunumuBu batıl inançları Kur’an, “Dikkat et, halis din yalnız Allah’ındır. Onu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler, onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılı- ğa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.”3 şeklinde tenkit etmiştir. Müşrikler Kâbe’yi putlarla doldurmuşlardı. Her kabilenin Kâbe’de kendilerine ait bir putu vardı. Ayrıca evlerde de putlar bulunurdu. Müşrikler Kâbe’de ıslık ve alkışla ibadet yaparlardı. Yüce Allah onların bu durumunu Kur’anda şöyle ifade eder: “Onların Beytullah yanındaki duaları da ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. (Ey kâfirler!) İnkâr etmekte olduğunuz şeylerden ötürü şimdi azabı tadın!”

Müşrikler ahirete inanmıyorlardı. Kur’an-ı Kerim bu duruma, “Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.”5 ayetiyle değinmiştir.

Mekke’de Allah’ın birliğine inanan, putlara tapmayan ve cahiliye adetlerinden uzak duran Hanifler de vardı. Bunlar, Hz. İbrahim’in dini üzere yaşıyorlardı. Kuss bin Saide, Varaka bin Nevfel ve Ubeydullah bin Cahş bu Haniflerdendi.