Tarih Bilimi

İslam Dünyasındaki Siyasi ve İktisadi Gelişmeler

İslam dünyası, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, İslam İşbirliği Teşkilatına (İİT) üye elli yedi ülke ve beş de gözlemci statüsüne sahip, devlet ve topluluklardan oluşmaktadır. Bu coğrafya, dünya devletleri içinde siyasi ve iktisadi sorunların en çok yaşandığı devletleri barındırır. Çoğunluğu Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarında bulunur. Bu devlet ve topluluklar, aynı zamanda az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerinde büyük bir kısmını oluşturur.

Son yıllarda dünyada yaşanan, siyasi ve iktisadi sorunların bir kısmının merkezinde bu ülkeler yer almaktadır. İslam dünyasında az gelişmiş veya gelişmekte olan bu ülkelerin çoğunluğu, tarihî miras olarak eski medeniyetlerin kalıntısı, bir kısmı da batılıların eski sömürgesi olan devletlerdir.

Dünya haritasında, Orta Doğu bölgesine bakıldığında ülke sınırlarının cetvelle çizilmiş gibi düz çizgilerden oluştuğu görülür. Bunun temel nedeni, XX. yüzyılın başlarında Orta Doğu’nun siyasi haritasının, sömürgeci güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda çizilmiş ve paylaşılmış olmasıdır. Örneğin bu gün, Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü topraklar üzerinde, sayıları elliye varan devlet kurulmuştur. Hem siyaseten hem de iktisadi olarak, kendilerine büyük bir miras bırakılmıştır. Ancak Osmanlı Devleti’nin yıkılışıyla beraber, kurulan devletlerin büyük çoğunluğu, siyasi ve iktisadi olarak bağımsız olamamışlardır. Daha önce sömürge olup, yeni kurulan devletlerde aynı sonu yaşamaktadırlar.

Bu devletlerin bulunduğu coğrafya, insan ihtiyaçları bakımından zengin hammadde kaynaklarını barındırmaktadır. Fakat buna rağmen çoğunluğu, dünyanın en fakir ülkeleri içinde yer almaktadır. Bir kısmı ise, kendi kendine yetebilecek zenginliklere sahip iken, içerde yaşanan siyasi çekişmeler ve otorite boşluğuyla başta işsizlik, açlık, yoksulluk, sağlık ve eğitim, güvenlik ve göç sorunlarını yaşar hale gelmiştir. Bunların birçoğu da gelişmekte olan ülkeler de yaşanmaktadır. Elbette ki, gelişmekte olan ülkelerin tamamında devletin başarısızlığından söz etmek mümkün değildir. Ancak hemen hemen hepsinde şu veya bu şekilde, devletin meşruiyet ve geleneksel fonksiyonlarını yerine getirmesi konusunda ciddi sorunlar gözlenmektedir.

Bunun yanında birçok ülke, tamamıyla idarî istikrarsızlık içine düşmüştür. Özellikle Afrika’da bulunan Somali, Etyopya, Cibuti, Sudan, Çad, daha sonra bunlara eklenen Cezayir, Tunus, Libya, Mısır gibi devletler başta gelenleridir. Örneğin Sudan, zengin petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen, uzun süredir yaşanan siyasi ve etnik sorunlar sebebiyle elindeki hammadde gücünü, ekonomiye kazandırmakta zorlanmaktadır. Yaşadığı iç sıkıntılar nedeniyle devlet yönetimi, uluslararası camia ile sorunlar yaşamaktadır. Bu nedenle ambargolara tabi tutulmuş, ya da çeşitli sebeplerle saldırılara maruz kalmıştır. Burada yaşanan etnik ve dinî anlaşmazlıklar, devletin kuzey ve güney diye ikiye bölünmesine kadar gitmiş, zengin petrol yatakları güney Sudan’da kalmıştır.

Bugün, İslam dünyasındaki siyasi ve iktisadi gelişmeleri işsizlik, açlık, fakirlik, güvenlik sorunu, siyasi ve etnik çatışma ve gruplaşmalar, otorite boşluğu, halk iradesinin temsil sorunu, eğitim ve kültürel farklılıklar, milli hâsılanın adil paylaştırılamaması, sosyal statü farklılıkları, insan hakları ihlalleri, siyasi oluşum yasakları gibi temel konuları oluşturur. Özellikle işsizlik ve milli hâsılanın adil paylaştırılmaması, hem siyasi hem de iktisadi olayları tetiklemektedir. Bundan dolayı olmalı ki toplum son derece belirgin ve hızlı bir dönüşüm ve değişim sürecine girmektedir.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren birçoğu yeni bağımsızlığını elde etmiş; Örneğin Kuzey Afrika Ülkeleri; Cezayir, Tunus, Libya ve Mısır gibi devletler tam bağımsız olamamışlardır. Sahip oldukları yer altı ve yer üstü zenginliklerini, ekonomiye kazandıramamanın sıkıntıları, halka işsizlik ve fakirlik olarak yansımıştır. Zaman içinde bu sorunlardan kaynaklanan fikrî ve siyasi oluşumlar, halk tabanında kabul görmüştür. Cezayir’de doksanlı yıllarda yapılan seçimlerde, İslamî Selamet Cephesi adındaki oluşum, halkın tercihi ile iktidara gelmiş, ancak sonrasında ülke içinde baş gösteren iç savaşla halk kendi iradesini yönetimde görememiştir. Yine Tunus’ta Nahda hareketi aynı akıbeti yaşamıştır. İki binli yıllarda ise yaşanan geçim sıkıntısı ve işsizlik ülkelerin içinde bulundukları iktisadi durumlar, halkı isyan noktasına getirmiştir. Tunus’ta üniversite öğrencisi seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010 günü arabasına el konulması sonucu kendisini yakmasıyla tutuşturduğu kıvılcım, neredeyse tüm Arap dünyasında ses getirmiştir.

Ciddi halk direnişleri; Cezayir, Tunus, Libya, Yemen ve Mısır gibi ülkelerde yıllarca iktidarı ellerinde tutan idarecilerin yönetimden uzaklaşmasını sağladı. Birçoğunda taşlar yerine oturmamasına, idari anlamda sıkıntılar yaşanmasına rağmen, insanlar haklı isteklerinin takipçisi olmaya devam etmektedirler. Bu ülkelerin bazılarında süreç sonlanmamıştır. Bazılarında ise serbest seçimler yapılmış, halk iradesi ile yeni meclis ve idareciler işbaşına gelmiştir. Ancak gerçekte iktidar gücünü ve ülke ekonomisini büyük oranda ellerinde tutanlar, yeni yönetimlere hayat hakkı tanımamışlardır. Mısır’da 3 Temmuz 2013’te yaşananlar bunun bir örneğidir.

Diğer taraftan 11 Eylül 2001 olayları; İslam dünyasının yeniden yapılanması, siyasi ve ekonomik olarak şekillenmesi için bir başlangıç da olmuştur. Fakat zamanla ortaya çıkan gelişmeler, bunu desteklemedi. Aslında bu olayın asıl amacının, terör korkusu ile İslam dünyasının siyasi ve ekonomik gücünü kontrol altında tutma olduğunu hissettirdi.

Batılı güçler, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere terörün merkezi veya koruyucu devleti olarak gösterdikleri Afganistan ve Irak’ı işgal ettiler. Afganistan’da 1979 Rus işgalinden bu tarafa merkezi bir idare boşluğu yaşanmaktaydı. Ancak Afganistan’ın aynı zamanda kontrol edilemez siyasi güçlerin de üstlendikleri bir merkez olduğu algısı hâkim idi. Diğer taraftan ekonomik gücü de olmayan bir ülkedir. Fakat Afganistan’ı değerli kılan bulunduğu coğrafya ve stratejik konumudur. Afganistan, başta bakır olmak üzere birçok değerli maden rezervine sahiptir. Aynı zamanda Orta Asya’da zengin yer altı kaynaklarının bulunduğu Türkî cumhuriyetlere yakın olması, diğer taraftan ise, Uzakdoğu ve Ön Asya’da gelişmekte olan ve süper güç olma yolunda hızla ilerleyen Çin ve Hindistan’ın bulunması, Amerika ve İngiltere başta olmak üzere müttefikleri için dünya hâkimiyeti açısından önemlidir. Terör korkusu ve güvenlik bahanesiyle işgal edilen topraklarda terörist ararken aslen bu politikalar canlı tutulmaktadır.

Irak kurulduğundan bu tarafa, etnik yapısı ile istikrarı tam yakalayabilmiş bir ülke olamamıştır. Orta Doğu coğrafyasının yaşadığı sosyal statü, tüm varlığı ile burada kendini gösterir. Ülke içindeki etnik yapılar, idarede söz sahibi olabilmek için iktidarda bulunan Baas rejimi ile uzun yıllar mücadele etmiştir. Irak Baas rejimi aynı zamanda, komşuları ile sorunlar yaşayan bir idare olmuştur. 1980 yıllarında İran’la girdikleri savaş, on yıl devam etmiştir. Bu durum devleti ciddi anlamda ekonomik sıkıntıya sokmuş, halk perişan olmuştur. 1990 yılında bir sınır meselesini gündeme getirerek, Kuveyt’i işgal etti ve Arap dünyası ile ilişkileri bozuldu. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Araplarla ciddi anlamda ilişkileri olan, Amerika ve müttefikleri I. Körfez Savaşı’nı başlattılar.

11 Eylül 2001’de Amerika’da, Dünya Ticaret Merkezi ve Savunma Bakanlığına düzenlenen saldırılar sonrası Amerika ve müttefikleri, gözlerini I. Körfez Savaşı’ndan sonra tekrar Irak ve Baas rejimine çevirdi. Bu defa Baas rejimini ortadan kaldırmak ve Irak’a demokrasi getirmek üzere hareket ettiler ve Baas rejimini devirdiler.

Aslında Irak petrol üreten ve kendi kendine yeten, verimli arazilere sahip bir ülkedir. Ancak savaş zararlarının tazmini gibi bir yaptırımla karşı karşıya bırakılması, iktisadi olarak sıkıntıya girmesine sebep oldu. Diğer taraftan ülkedeki petrol üretimi ve gelirlerinden pay alma yarışına giren grup ve aşiretler de sorunun başka bir ayağını oluşturdu. Ülkeye getirileceği vadedilen demokrasi de hayat bulamadı. Bu gün gelinen noktada Irak, merkezî idare ve bölgesel yönetimler arasında sorunlar yaşayan bir ülke haline geldi. Etnik ve mezhebî çatışmalar, her gün yaşanan patlama ve saldırılar, ülkede güvenlik sorunlarının yaşanmasına neden olmaktadır. Irak kaosun hâkim olduğu bir ülke halini aldı.

Baas rejiminin yönetimde olduğu, diğer bir Ortadoğu ülkesi de Suriye’dir. Irak’ta ki kriz burada da yaşanmaktadır. Tunus’ta yanan ateşin kıvılcımı burayı da tutuşturmuş, son yılların en dramatik iç savaşı başlamıştır. Binlerce insan ölmüş ve onbinlerce insan da komşu ülkelere sığınmacı olarak göç etmiştir. Burada yaşanan da yeniden siyasi bir yapılanmanın sancılarıdır.

Bölge ülkeleri Ürdün, Lübnan, Körfez Ülkeleri, yoğunluklu olmasa bile siyasi olarak çeşitli yapılanmaların yaşandığı ve alternatiflerin konuşulduğu ülkelerdir.

İslam dünyasının birçok bölgesinde halk aç, fakir, işsiz ve millî hâsılanın adil dağıtılması gibi sorunlarla mücadele etmekte, mahrum olarak yaşamaktadır. Diğer taraftan temel insan haklarını kullanamama, güvenlik sorunları, siyasi katılımlardan mahrum bırakılma, baskı ve şiddete maruz kalma sorunların bir başka ayağını oluşturur. Özellikle azınlık olarak yaşadıkları ülkelerde siyasi hakları ellerinden alındığı gibi yaşama hakları bile tehlikededir. Bu durum, uluslararası camia tarafından neredeyse görmezlikten gelinmektedir. Keşmir, Patani, Doğu Türkistan, Arakan, Çeçenistan, Filipinler buralarda yaşayan Müslümanlar, ciddi anlamda sıkıntılar yaşamaktadırlar.

İslam dünyasında halklar, kendine ait olanı sahiplenme bilincine ulaşmıştır. Yaşadıkları ülke topraklarından çıkarılan yer altı ve yerüstü maddî kaynaklardan elde edilen gelirin, kendi bütçesine yansımasını istemektedirler. Ancak bu talepler, yerine göre sorun olmaktadır. Özellikle de başta petrol, altın, bor ve uranyum gibi madenlerin üretim hakları ve bunlardan elde edilen gelirler önem kazanmıştır. Üretim hakkını elinde bulunduran çok uluslu şirketler ile ülke yönetimleri, halkın talepleri noktasında ciddi anlamda umursamaz bir tavır içindedirler. Bu durum da peşinden iç çatışmaları getirmektedir. Devreye başkaca fikrî, siyasi ve sosyal gelişmelerin de girmesiyle, neredeyse İslam dünyasının bütünü her geçen gün siyasi ve iktisadi sıkıntıların yaşandığı coğrafyalar haline gelmiştir. Halkın geçim sıkıntısı, millî gelirden pay alamaması, işsizlik, eğitim ve sağlık sorunları katlanarak artmaktadır. Globalleşen dünyada halklar müreffeh ülkelerde yaşanan ve meydana gelen gelişmelerden uzak değillerdir. Onların sahip oldukları hakları kendileri de talep etmektedirler. Onlar da diğerleri gibi kendi coğrafyasında müreffeh yaşamak istemektedirler. Özellikle de insanca yaşamanın siyasi ve iktisadi anlamda güçlü bir ülke vatandaşı olmanın hakları olduğunu düşünmektedirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir