Türk Tarihi

Hun Toplum Yapısı

Hun toplumunun sosyal yapısı ve devlet teşkilatı, bütün yönleriyle tespit edilemez; fakat Hun İmparatorluğu’nun sosyal bir gelişme kaydettiği kesin.

Hun toplumunun üst tabakasını, birbirine sıhri bağlarla bağlı dört aristokratik boy teşkil ederdi ve ayrıca, bu dört boyun erkekleri, ancak birbirinden kız alabilirlerdi .

Mete zamanında Hun kabilesi patriarkaldı. Yani çocuklar annenin değil, babanın soyuna mensupturlar. Büyük kardeşin dul hanımı, kendi sevgili hanımı kadar ona karşı da saygılı olmak zorunda bulunan küçük kardeşe kalırdı. Boy mensuplarına sağlanan dairesel güvenlik mutlaka bazı mecburiyetleri gerektiriyordu.

Aile fertlerinden herhangi birinin işlediği suçun bütün aile bireylerinin ortak sorumluluğu olarak görülmesi de bunu gösterir. Bu genel çizgiler, boyun sağlam bir yapıya sahip olduğunu ve hiçbir şekilde parçalanmadığını ispat etmektedir. Ataerkil boylarda ekzogam ilişkiler daima vardır. kadın, istisnai olarak yabancı boylardan alınabildiği ve özellikle yabgunun bu tür evlilikler yaptığı düşünülecek olursa, böyle bir şeyin Hunlar’da da olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Gerçekte kimlerin boy prensleri olduğu şeklindeki konuyu aydınlığa kavuşturmak için etnoğrafik bir salıştırma yapmaya yönelmek zorundayız. Patriarkal yönetime sahip büyük ailelerdeki ortak yaşam şekli XIX. yüzyıla kadar Güney Slavyanlarında (Zadura) muhafaza edilmiştir. Ailenin yönetimi “yaşlı olması şartı kesinlikle aranmayan” domaçin tarafından icra edilir.

Roma patriarkal ailelerinde “familia” kavramı bir kişiye ait olan bütün köleler yani bütün malvarlığı anlamına gelirdi. Benzeri bir aile yapısı patriarkal Yahudi toplumunda, örneğin Avram’ın “Hayat” kitabında da tasvir edilmektedir. Bütün bu şekiller Hun boy yapısında tamamıyla müşahede edilmemektedir ama Hunlar’daki boy yapısı çok daha gelişmiş olmakla birlikte, bunun alp çizgisinin hâkim olduğu bir şekil olarak düşünülmesi mümkün değildir.

Hunlar’daki boy prensi boyunun çıkarlarını gözeten, buna karşılık boyun tam desteğini sağlayan kişidir. Daha sonraki dönemlerde böyle bir sisteme Moğollarda da rastlıyoruz fakat bu sadece, boy bağlarını parçalayan ve onun yerine savaş hiyerarşisini yerleştiren Çingishan’ın harp reformlarından etkilenmeyen boylarda geçerlidir.

Buradan yabgu boyunun büyük bir devlette mutlak iktidardan ne ölçüde faydalandığını tespit edebiliriz. Bu iktidar toplum hukukunun ihlali üzerine kurulmamış aksine boy büyüklüğünün sağladığı ilkel otorite üzerine bina edilmişti. İtaat altına alınan halklara karşı takınılacak tavır konusunda yabgu az veya çok katı davranma hakkına sahipti fakat ata tarafından olan kendi halkına karşı bir şekilde lütufkar davranmak zorundaydı.

Hunlar’daki boy yapısının mevcudiyetini tespit ettikten sonra artık askeri kumandanların ne gibi bir oruna sahip oldukları konusu üzerinde durmamız şart oldu. Her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki Hunlar’da kumandanların orunu boy sistemine göre tespit edilmez; neseplerine göre değil, özelliklerine göre seçilirlerdi. Bunlara “ku-tuhou” denilirdi. En alt askeri hiyerarşiden başlayarak boy beylerine bağlıydılar.

A.N. Berchtam (Hun Tarihi Üzerine Tedkikler) isimli eserinde yabgunun boyların hakkını gasbettiğini ileri sürerse de, bu görüşün tarihi kaynakların dikkatlice incelenmemesinden kaynaklandığı görülmektedir. Bir kere gerek yabgu ve gerekse yüksek orunlu beyler boyun üyeleri oldukları için onun temsilcisidirler. Bütün iktidarı ele geçiren boy beyi halk kengeşlerine boy prenslerini temsilen katılırdı.

Halbuki boy prenslerinin ve beylerin yılda iki defa muntazam olarak yığıldıkları göz önüne alınırsa Hun tarihinde halk kengeşlerinin hiçbir zaman yapılmadığı görülür. Hun Devleti’ni bir çeşit kabile imparatorluğu olarak gösterme hakkına sahip olmakla birlikte, boy beylerinin konsolidasyonunun fazla üst düzeyde gerçekleşmediği görülüyor. Ancak böyle sağlam ve orijinal bir sistemi kurmak kolay değildi; çünkü bu sistemin kurucusunun üst düzey bir aileden geliyor olmasının yanı sıra, fevkalade savaşçı bir kabiliyete sahip olması da gerekiyordu.

Eski savaş disiplinine saygı duymakla birlikte gücünü geliştirerek urukdaşları arasındaki düşmanlarını bertaraf edebilen Mete bütün bu özellikleri bünyesinde toplamıştı. Yukarıda da gördüğümüz gibi yönetimi henüz ele aldığı dönemde babasının ve kardeşinin kuvvetlerini ancak urukdaşlarının kendi tarafında yer aldığına kanaat getirdikten sonra bertaraf etmeye girişmişti.

Yine yukarıda gördüğümüz gibi disiplini bozanlar ve halkın yöneticisine muhalefet etmeye çalışanlarla mücadeleye girdiğinde ilk yaptığı iş hoşnut olmayanların kellesini vurdurmak olmuştu. Göründüğü kadarıyla ilk temel ders saygıydı; çünkü ancak ondan sonra herhangi bir disiplin bozma girişimine rastlanmamaktadır .

MÖ. 209 yılı bütün Hun ulusunun kaderinin tayin edildiği meş’um bir yıldı. Çünkü eğer Mete’nin zeka ve enerjisi olmasaydı Hunlar da tıpkı Keltler gibi kabile savaşlarında yahut Germenler ve Samnitler gibi paralı askerlerin çarpışmalarında yahut Skandinavlar ve İrozketler gibi komşulara karşı girişilen yağma ve tenkil savaşlarında bütün güçlerini harcamış olacaklardı.

Her halükarda onlar, kanunları ihlal eden ve kendi kendini yok etme basiretsizliğini gösteren yarı vahşi göçebe kabileler arasında gösterilemezlerdi. Mete’nin hiç yoktan bir devlet kurduğu söylenebilir. Hayvancılık endüstrisinin gelişimine bağlı olarak göçebe kabilelerin konsolidasyonu bütün tarihi süreçlerde müşahede edilmiştir.

Bununla birlikte Mete’nin faaliyet ve kabiliyetleri ancak dikkatli bir araştırmayla tespit edilebilir. Onun ıslık çalan oklarının ardından sadece usta avcılar değil, kumandanlarına güvenen ve verilen görevin şuuruna vararak itaat eden savaşçıları da gitmişlerdir. Mete, hayatının başlangıcında kendisinin de hayal etmediği büyük bir mevkiye ulaşarak 174 yılında hayata gözlerini yummuştur. Torunlarından hiçbiri kabiliyet yönünden ona denk olmamış olsa da, kurduğu devlet 300 yıl ayakta kalabilmiştir.

Hunlarda İç Politika

“At sırtında bir imparatorluk kurabilirsiniz ama onu at sırtından yönetemezsiniz” demişti bir defasında Çingis-han döneminin etkili yöneticilerinden Yeh-lü Ch’u-ts’ai. Hun İmparatorluğu’nun kurucusu Yabgu Mete de bunu çok iyi anlamıştı.

Hükümdarlığının sonlarına doğru Çin’den kendisine sığınan birçok Çinliyi hizmetine alarak, Çin sarayı ile Hun devleti arasındaki diplomatik ilişkilerde onlardan geniş ölçüde faydalanmıştı. Yerine geçen oğlu Lao-shang yabgu da onun izinden yürümüş ve Çin’den kendisine zorla elçi olarak gönderilen Chung Hang Yüeh, Hun tarafına geçmek isteyince bu teklifi sevinçle karşılamış ve kendisini iltifatlara boğmuştu. “Yüeh, yabgunun çevresinde bulunanlara tebaa ve hayvan sayısı ile mal varlıklarını bir deftere kaydedilmesini öğretti.” Bu durumun kabulü Hun toplumunun iç işlerinde büyük bir devrim yarattı.

Yabgu ve yakınlarına (ki hepsi de onun akrabalarıydı) verilen salıklar (vergiler) yabgu boyunu diğer küçük boylar arasından çıkarmış ve Mete’ye rüyasında bile göremeyeceği büyük bir imkan sağlamıştı. Bunun sağladığı en büyük imkan yabguya “Göğün ve yerin oğlu, güneş ve ayın ortaya çıkardığı büyük Hun Yabgusu..” unvanının verilmesi oldu. Burada iktidar hakkının “tanrıların lütfuyla” tayin edildiği; bu yüzden de kabiledaşların iktidara gelen kişiye itaat edip, karşı çıkmama mecburiyetinde olduklarını görüyoruz. Böylece yabgu iktidarı görülmemiş yetkilerle donatıldı.

Gerçekte Hunlar eski hürriyetlerini ister istemez kaybetmişlerdi ve onu elde etmek için galiba büyük bir bedel ödeyeceklerdi. Artık mağlup kabile ve halklardan elde edilen savaş ganimetlerinin ve vergilerin tamamı doğrudan yabgunun hazinesine gidiyordu.

Gerçi bu ganimetlerin önemli bir kısmı savaşçıların elinde kalıyor ve Hun kadınları koyun derisinden yapılma giysilerini ipekli elbiselerle değiştiriyorlardı. Artık Hun sofralarında kımız ve kaşarın yanı sıra Çin şarapları, ekmek ve tatlılar da yer alıyordu. Tarihi kaynaklar Hun toplumunda görülmemiş bir refah ve lüks döneminin başladığını, bununla birlikte adetlerin bozulduğunu kaydetmektedirler.

Serbest Ticaret Savaşı

Lao-sahg yabgu Yüeçiler’in işini bitirip, hareket serbestisine kavuşunca Çin üzerine yürüdü. 166’da 140 bin kişilik bir süvari ordusuyla Kuzey-batı Çin’e girip “büyük miktarda esir, sürü ve mal topladı”ktan sonra imparatorun yazlık sarayını yaktı.

Hun süvari birlikleri başkent Ch’ang-an’a 43 km. kadar yaklaşarak hızlı bir akın düzenlediler. Seferberlik ilan eden imparator bin zırhlı savaş arabası, 100 bin süvari ve üç yardımcı kolordunun hazırlanmasını emrettiyse de, onlar toplanıncaya kadar Hunlar bir tek kayıp bile vermeden ele geçirdikleri olcalarla ülkelerine geri döndüler. Bunu takip eden dört yıl boyunca Hunlar akınlarını sürdürerek bütün sınır bölgelerini (özellikle de Liao-tung civarını) yağmaladılar.

Esas darbe kısa süre önce Hunlar tarafından fethedilen ve Çinli olmayan halklarca meskun bulunan batı bölgesinden vurulmuştu. Askeri harekat bilhassa P’ei-ti’de (Doğu Kansu) etkili olmuştu. Burası İch’ü Junğları’nın vatanı idi ve ancak MÖ. III. yüzyılda fethedilmişti.

Burada Hunlar’ın yerli halkların yardımları sayesinde Merkezi Çin’de yenilgiden kurtulduklarını hatırlatmalıyız. Bu yürüyüş çok az olumlu sonuç vermekle birlikte Çinli süvarileri batıya itilmiş, aynı dönemde Hunlar Yin-shan’dan başlayarak bütün doğu sınırlarını yağmalamışlardı.

Sonunda 162 yılında İmparator Wen-ti, Lao-shang yabgudan barış anlaşması yapılması talebinde bulundu. Yabgu cevap olarak önemsiz havası vermek amacıyla bir tang-hu (düşük dereceli memur) gönderdi.

Tang-hu beraberinde hediye olarak Çin vakanüvislerinin zikretmeye bile değer görmedikleri iki at götürdü. Buna rağmen Wen-ti kırgınlık duymadığı gibi, hediyeleri de kabul ederek barış anlaşmasını akdetti. Yapılan anlaşma, Çin için oldukça ağır ve utanç vericiydi. Buna göre Çin ve Hyung-nular (Hunlar) iki eşit devlet sayılacak; Çin, komşusunun ülkesindeki soğuk iklimin güçlüklerini hesaba katarak Hun yabgusuna her yıl “hatırı sayılır ölçüde darı, beyaz pirinç, simli kumaş, ipek, pamuklu kumaş ve farklı değişik eşyalar” gönderecekti. Bu, bir tür üstü örtülü haraçtı. Anlaşmaya göre eski sığınmacılar iade edilmeyecek fakat yeni sığınmacılar ölüm cezası verilmemesi garantisiyle geri iade edileceklerdi.

Anlaşma Hunlar’ın Çinlilere karşı bariz bir üstünlük sağladığının kesin göstergesi olmakla birlikte, serbest sınır ticareti konusunda herhangi bir madde konulmamıştı.

Lao-shang yabgu, Çin’le Hunlar arasındaki sınır ticareti meselesini halletmeden 161’de tahtı oğlu Kün-çin’e bırakarak öldü. Kün-çin hiçbir değişiklik yapmadan varılan anlaşmayı uyguladıysa da, 158’de Çin’e karşı saldırıya geçiverdi. Her biri 30 bin kişiden meydana gelen iki Hun birliği kuzey ve batıdan Çin sınırlarını aşarak, yağmalaya yağmalaya ilerlemeye başladılar.

Sınırlara yerleştirilen ve ateşle yağmayı haber veren özel alarm sistemine rağmen Çin orduları hemen toparlanamadılar ve sonunda Çinliler sınırlara yaklaştığında Hunlar çoktan uzaklaşmış oldular. Hunlar bir sonraki yıl da başarılı saldırılar gerçekleştirdiler.

Wen-ti 157’de ölünce, 156’da Ching-ti tahta geçti. İmparatorluk sınırları içinde şiddetli grup çatışmaları meydana geldi. Mağluplar tenkil edilmelerini beklerken, tekrar toparlanarak Hunlar’dan yardım istediler. Ancak yeni yönetim, iç problemleri bastırmayı başardı ve 154’te Hunlar yardım etmediği için, isyancılar tamamen tepelendi.

Tabii Hunlar Çinlilerin iç işlerine karışmamanın karşılığını aldılar ve böylece 152 yılında sınır pazarları açılarak değiş-tokuş ticareti yeniden canlandı. Bundan başka Hun yabgusuna büyük hediyelerle birlikte bir de Çinli prenses gelin olarak gönderildi. 152. yıl Hun gücünün zirveye ulaştığı yıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir