Türk Tarihi

Hun, Kök Türk ve Uygurlarda Toplumsal Yapı

Hunlarda halk arasında büyük bir tabakalaşma yoktu. Ailelerin birleşmesiyle kan bağına dayalı olarak siyasal ve sosyal bir birlik olan boy meydana gelirdi. Halk, disiplinli bir şekilde törelere uygun yaşardı. Her Hun vatandaşı aynı zamanda bir atlı askerdi. Hunlar savaş zamanı orduya katılır, barış zamanı normal hayatlarını sürdürürlerdi.

Hunlar genel olarak hayvancılıkla uğraştıkları için sürülerini belirlenmiş bölgelerdeki su kenarları ve otlaklarda otlatırlardı. Boy beyleri ve halk, av hayvanları ve evcil hayvanların etlerini yer, derilerinden de giysi yapıp giyerlerdi. Günlük hayatta kullandıkları eşyaları da bir sanat eseri gibi süsleyen Hunlar, güzel ve güçlü at yetiştirmeye özen gösterir, at sırtında güreş yaparlardı. Yarışlarda birinci olan atın sahibi toplum içinde büyük saygı görürdü. Hun kağanı halkın huzur ve refahını her zaman gözetir, halk için toylar düzenler, halk arasında birlik ve beraberliği sağlamaya çalışırdı. Hunlar, hâkim oldukları bölgelerdeki halk için; “Hun oldu.” sözünü kullanarak halk arasında ayrım yapmazlardı. Hunlarda halk arasında ayrım yapılmadığı, Mete Han’ın Çin imparatoruna yazdığı bir mektuptan da anlaşılmaktadır. Bu mektupta Mete Han (MÖ 176); “Eli yay tutabilen kavimlerin hepsi Hun oldu. Hepsi bir aile gibi birleştiler.” diye yazmıştır.

Mete Han’ın sosyal politikalar izlediği yine Çin imparatoruna yazdığı başka bir mektuptan anlaşılmaktadır. Bu mektupta Mete Han, barıştan yana tavır sergileyerek şöyle diyordu: “Küçük ler, büyümeleri için gerekli ortamı bulsunlar, yaşlılar da sessiz ve rahat yaşasınlar.” Bu mektup, Hun kağanının toplum için nasıl bir anlayış içerisinde olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Kök Türkler, yaşam tarzları, askerî ve sivil teşkilatlanmaları gibi birçok açıdan Hunlarla benzerlik gösterir. Kök Türklerde kün (halk), özel mülkiyete sahip olabilir, ekonomik açıdan hür bir yaşam sürerdi. Bu ülkedeki insanlar, hayvancılığın yanında tarımla da uğraşırdı. Kapgan Kağan’ın, Çin’den (698) otuz bin ölçek tohumluk darı istemesi bunun kanıtıdır. Kök Türkler, Hunlarda olduğu gibi ata binmeyi ve ok atmayı çok severdi. Halk arasında sınıf ayrımı yapılmaz, eli silah tutan herkes asker sayılırdı. Orhun Yazıtları’nda geçen; “Ey Türk bodunu, devletini ve töreni kim bozabilir?” sözü, Kök Türklerin töreye verdiği önemi ifade eder. Törenin öneminden Orhun Yazıtları’nda sıkça bahsedilmektedir.

Bu yazıtlarda kağan, halkın refah ve huzuru için yaptıklarını şöyle anlatıyor: “Çıplak milleti elbiseli kıldım. Yoksul milleti zengin (bay) kıldım. Az milleti çok kıldım.” Orhun Yazıtları’ndaki bu sözlerden de anlaşılacağı gibi Kök Türk kağanı toplum için durmadan çalışmayı kendisine gaye edinmiştir. Uygur toplumu, Kök Türklerin devamı niteliğinde olmasına rağmen, kabul ettikleri Mani dininin etkisiyle onlardan bir kısım farklılıklar gösterir. Ancak Mani dininin etkisine rağmen, Uygurlar eski âdet ve törelerini bütün canlılığıyla korumuşlardır.

Uygurların büyük bir bölümü yerleşik hayata geçmiş, ancak halkın bir kısmı konargöçer hayatı tercih ederek at, koyun, sığır ve deve yetiştiriciliği yapmaya devam etmiştir. Mani dininin inancında et yemek yasak olmasına rağmen Uygur halkı bu yasağa pek uymamıştır. Çinli elçi, Uygurları ziyaret ettiği zaman Uygurlar ile ilgili şu tespitte bulunmuştur; “Zenginler at eti, fakirler ise koyun eti ile ördek eti yiyorlardı.” Çinli elçinin bu sözleri, Uygur halkının eski alışkanlıklarını devam ettirdiğini göstermektedir.

Uygurlar yerleşik hayata geçince tarıma büyük önem vermişler ve bu konuda çok büyük ilerleme kaydetmişlerdir. Seyyah Temim İbn Bahr, Uygur ülkesine yaptığı seyahatinde Karabalgasun’a gider ve burayı anlatırken “Buranın on iki demir kapısı vardır. Nüfusu çok kalabalıktır ve burada ziraat oldukça gelişmiştir.” der. Arkeologların bu bölgede yaptıkları kazılarda değirmen taşlarına ve harman tokmaklarına rastlamaları, Seyyah Temim İbni Bahr’ın bu sözlerini desteklemektedir.

Uygur toplumu ticaret ve tarımın yapıldığı zengin şehirlere dönüşünce sağlam bir sosyal yapıya da kavuşmuş oldu. Yerleşik hayatla birlikte bir arada yaşamaya başlayan Uygurlar, sosyal dayanışmaya önem vermişler ve birbirlerine yardımcı olmuşlardır. Bu amaçla vakıflar bile kurmuşlardır. Bu konuyla ilgili olarak Çinli Elçi Wang Yen-te (Weng Yen Ti) “Uygur ülkesinde fakir insan yoktu. Yiyecekleri olmayanların imdadına da devlet ve halk koşardı. Birçok insan böyle sosyal bir yardım düzeni ile yaşardı. Bu sebeple de genç yaşta ölmüş olanlara pek rastlanmazdı.” diyor.

Uygur hakanları, halkın birlik ve beraberliği için büyük şölenler düzenler, bu şölenlerde müzikler çaldırır, komedi türünde sahne oyunları sergiletir ve halka ziyafet verirlerdi. Hakanların bu uygulamaları, halkın hükümdarlarına karşı itimat, sevgi ve saygısını artırmıştır.

Türklerin yaşadığı coğrafya ve o bölgenin özelliklerinden kaynaklanan ağır hayat şartları, Türklerin inançlarının şekillenmesinde de etkili olmuştur. Yağmur, kar, fırtına ve şimşek gibi doğa olayları, Türkleri ister istemez hayatlarını etkileyen kudretin kaynağına yöneltmiştir. Gökyüzünün hayatlarında belirleyici bir rol oynadığını fark eden Türkler, Gök Tanrı inancına yönelmiş, bu inançta hem maddi bir gökyüzünden hem de yüce bir yaratıcının varlığından söz etmişlerdir. Türklerde ilk zamanlarda bile tek Tanrı inancı hâkim olmuştur. Türkler Tanrı’yı eşi benzeri olmayan ve insanlara hükmeden yüce bir varlık olarak görmüşlerdir. Çünkü Türkler için Tanrı, aynı zamanda siyasi iktidarın da meşrutiyet kaynağıydı.

Gök Tanrı inancında din adamları diye ayrı bir sınıf yoktu.

Yalnız mistik güçlerinin olduğuna inanılan ve adına kam denilen bilge insanlar vardı. Orhun Yazıtları’nda; “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında kişioğlu yaratılmış.” denilmektedir. Bu metne dikkatle bakıldığı zaman burada bir yaratıcıdan bahsedildiği görülür.

Simocatt (Simokat) adlı Bizans tarihçisi, Türklerin inancıyla ilgili olarak “Türkler; toprağı, suyu, ateşi ve havayı kutsal sayarlar ve onlara saygı gösterirler. Bununla birlikte gökyüzü ile yeri yaratan tek bir Tanrı’dan başka bir şeye tapmazlar. Tanrı için at, sığır ve koyun kurban ederler.” diyor. Müslüman Seyyah İbni Fadlan da Türklerle ilgili gördüklerini şöyle anlatmıştır: “İçlerinden biri zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse başını semaya kaldırıp Bir Tengri! der. Bu Türkçede “Allah bir” demektir.” Türkler, toplumdaki bazı tabiat olaylarına ve varlıklara birtakım kutsallıklar yüklemişlerdir. Güneş, Ay, yıldız, ırmak, dağ, büyük kaya, orman (Ötüken Ormanı), ateş, yer, su ve yıldırım gibi canlı ve cansız varlıkların birer ruh taşıdığına inanmışlar ve devlet reislerinin başkanlığında belirli günlerde dinî törenler yapmışlar, bu törenlerde Gök Tanrı’ya ve atalarının ruhlarına kurbanlar adamışlardır. Türk toplumunda dualar da önemli bir yere sahip olmuş, Türkler sabah kalktıklarında Güneş’i, akşam da Ay’ı selamlamışlardır.

328 yılında Hun kağanı terk edilmiş bir şehri ele geçirdiği zaman, atının üzerinde yüksek sesle Tanrı’ya şükretmiştir. Uygurlar ibadet ederken ülkelerinde bulunan en yüksek dağa çıkar, dua eder ve kurban keserlerdi. İlk Türk toplumunda can ve ruh kavramı tin sözüyle ifade edilmiştir. Ölen kişi iyi biriyse uçmağ’a (cennet) gittiğine, kötü biriyse tamuğ’a (cehennem) gittiğine inanılırdı. Türklerde cenaze törenlerine yuğ denilirdi. Orhun Yazıtları’na bakıldığında, Türk toplum yapısının şu terimlerle ifade edildiği görülür. Oguş (aile), urug (aileler birliği), boy (kabile), bodun (boylar birliği) ve bodunların birleşmesiyle meydana gelen il (devlet).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir