Türk Tarihi

Hun Devlet Yapısı

Hunlar, askeri birliklere değil halkın desteğine sırtını veren kabile büyükleri tarafından yönetilmişlerdir.

Yabgu (Shan-yü) diğer yöneticilerin başıydı ve şahsi otoritesinden başka her hangi bir gerçek iktidarı yoktu. Yabgunun hareketleri kabiledaşları tarafından tasvip edilmediği ve dolayısıyla kendisine büyük miktarda savaşçı temin eden destekleri çekildiği zaman, elbette yabguluğunun bir anlamı kalmıyordu.

Tarihi olayların seyrinde şahısların oynadığı rol her zaman aynı değildir ama başta kumandanlar sık sık, tesadüf kombinezonlarıyla gösterilen tarihi olayların seyrine yön veriyorlardı. Hunlar’ın mağlubiyeti halinde dahi olayların genel seyri bozulmadığı için, Asya bozkırında kabileleri peşinden sürükleyenlerin Yüeçiler ve Tung-hular değil Hunlar olduğu bu durumla izah edilebilir.

Hun Devlet Yapısı

Mete ve halefleri dönemindeki Hunlar’ın siyasi sistemleri, sosyal yapıları ve kültürleri daha önceki hayat tarzlarından belirgin bir şekilde ayrılır. Bu yüzden Hun toplumunun, kendilerini tarih sahnesine çıkaran bu noktaya ulaşmadan önce sosyal gelişim yönünde uzun bir yol katetmiş olduğu görüşündeyiz. Bununla birlikte Mete’nin Hun devletini kurması Hun halk ve toplumunun gelişimine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

Mete’nin bütün yaptığı mevcut yapıyı tahkim ederek biraz daha yeni bir kalıba sokmaktan ibarettir.

Göçebe devletlerini savaş disiplinine tabi kabileler federasyonu veya bir takım insanların teşkil ettiği ordular gibi kabul etme adeti yaygındır.160 Ancak bu görüş Hunlar ve benzerleri için doğru değildir. Çünkü Hunlar, çeşitli boylara bölünmüş tek bir kabileydi ve bu durumlarıyla onlar diğer kabile federasyonlarından farklıydılar.

Yabgu Nedir?

Hun Devleti’nin başında “en büyük” anlamına gelen “Yabgu” (Shan-yü) vardı. Aynı manadan anlaşıldığı kadarıyla Yabgu elinin altında tebaaları bulunan bir hükümdar demek değildir. Fakat sayısı 24 olan diğer boy beyleri arasında en önde gelen kişidir.

Yabgunun iktidarı büyüktür, fakat mutlak değildir. Bu iktidar boy beyleri yani her biri 2 bin süvariden 10 bin süvariye kadar ulaşan silahlı güce sahip beyler tarafından sınırlanmıştır. Yabgular seçim yoluyla iş başına geliyorlardı. Tahta oturma ve tahttan uzaklaştırılma usulü tamamen seçimi yapan meclis (toy) tarafından belirleniyordu.

Yabgulardan bazıları, nadiren de olsa tahttan indirilmiştir. Mesela 102 yılında, “oğlu küçük olduğu için Hunlar yabgunun küçük amcasını tahta geçirmişlerdir.”161 MÖ. 80-65 için kurultay topladıklarından benzeri olaylar olmuştur. Fakat tahttan uzaklaştırma kurumu ancak belli şartların mevcudiyeti halinde devreye girmiştir. Tahtın miras yoluyla bir sonrakine bırakılması usulü ise çok daha sonraları uygulanmıştır.

Gerçi zaten Yabgu tahtını genelde oğluna bırakıyorsa da iktidarın bu şekilde devri yaygınlaşmıştı. Burada seçim geleneğinin tamamen yabgunun hür iradesine bırakılması şeklinde tedrici bir gelenek değişikliğine şahit olmaktayız.

Yabgu, başkumandan ve aynı zamanda diplomatik ilişkilerinde son sözü söyleyen kişi olmanın yanı sıra, dini merasimlere de riyaset ederdi. Yani yılda bir defa yabgunun otağı önünde yapılan kurban takdimi merasimini yönettiği gibi, günde iki defa de güneşe veya aya karşı saygıyla eğilme vazifesini resmen icra ederdi.

Memuri Hiyerarşi

Hunlar’da yönetim sistemi oldukça geniş ve karmaşıktı. Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılan devlet memurlarını veya daha doğru bir ifade ile devlet erkanını da birkaç gruba ayırabiliriz. Bir kere “Doğu” (sol) ve “Batı” (sağ) tabiri “büyük” ve “küçük” anlamındadır.

Birinci gruptakilere Chu-ki-prens denilirdi. Chu-ki (t’uki) kelimesi ise “bilge” anlamındadır. Veliahtlar doğu Chu-ki prens (sol bilge elig)lerden olmak zorundaydı. Ancak bu hak sık sık ihlal edilirdi. İkinci grup Lu-li-prens (sağ bilge elig); üçüncü grup ulu-şef; dördüncü grup ulu-t’u-yü ve beşinci grup ise ulu-tang-hu idi. Bu en yüksek dereceli memurlar daima yabgunun mensup olduğu boyun fertleriydiler. Bunların miras yoluyla sahip oldukları ülüşleri yoktu ama üstlendikleri önemli görevlerle birlikte ülüşler de edinirlerdi.

Rütbenin yükselmesi halinde yabguyla birlikte boyun derecesi ve ülüşü de değişirdi. Yabgu soyundan türeyen prensler istisnai bir aristokrat rütbesiyle birlikte mevki sahibi olurlardı. Bu rütbe her zaman kabiliyete ve yaşa göre verilmezdi. Bu yüzden yabgu ailesinden gelen aristokratların yanında yabgunun akrabalarından olmayan ve bey vazifesi gören kabiliyetli aristokratlar bulunurdu. Bunlara ku-tu-hou (Guduhav okunur) denilirdi.

En üst düzey beylerin “yardımcıları”ydılar ve yönetimde bütün işleri onlar becerirlerdi. Üst düzey beyler gibi onlar da ayrı boylarla bağlantılı değil, aksine merkezi yönetim sistemine bağlıydılar. Bütün beylerin şahsi ordusu vardı ve bu ordular en az birkaç bin, en çok on bin kişi olabilirdi.

Boy Beyleri

24 beyden başka bir de boy beyleri vardı. Bunlar boylarla yakınlığı bulunan ve bir tür klan reisi durumunda olan prenslerdi. Alashan eteklerinde göçebe olarak yaşayan Hu-chui ve Hun-shieh prensleri ile, doğu sınır boylarında yaşayan Hsi-ju (Siju okunur), Ku-hsi (Gusi okunur) vd. klan prensleri gibi. Mete döneminde bunların bir önemi yoktu fakat daha sonra merkezi iktidar çökünce bunlar ön plana çıktılar .

Şu halde Hun aristokrasisini üç gruba ayırabiliriz: Doğuştan prensler, hizmet aristokratları ve boy beyleri. Yabgu, böylesine güçlü bir kesime hesap vermek zorunda olduğu gibi, onlar da onsuz bir şey yapamazlardı. Beyler ve kabile ileri gelenleri sadece geleneklere değil, aynı zamanda sahip oldukları silahlı güçlere de güvenirlerdi ve yabgu da prenslerin arzusunun hilafına bir şey yapmazdı.

Elbette bu durum yönetimin çoğunlukla elini kolunu bağladığı gibi, yabguların iktidarını sınırlayarak, onların birer despota dönüşmesini de engellemekteydi. Mevcut belgelerden Hun Devleti’nin esasen patriarkal yapı şartlarının ortaya çıkardığı oligarşik bir yönetim olduğu anlaşılmaktadır.

Hunlarda Kanunlar

Aristokratik Hun toplumu, Çinlilerin “karmaşık kanunları yoktu ve kullanımı kolaydı” sözüyle belirttikleri gibi kendine özgü bir sisteme sahipti. Buna “töre” deniliyordu. Ağır suçlar ve silahlı yaralamalar ölümle cezalandırılır; hırsızlık halinde suçüstü yakalanan hırsız öldürülür, hırsızın malvarlığı müsadere edilir, ailesi efradının hürriyetleri kısıtlanırdı.

Ufak suçlar için suçlunun yüzüne çizik atılırdı. Zinanın cezası idamdı. Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı. Bu da bazen iki taraf arasında uzlaşma olmazsa idamı gerektirirdi.168 Mahkeme en çok on gün sürer; gözaltına alınan kişilerin sayısı aynı anda birkaç onu geçmezdi .

Hunlarda İdam Cezası

Alışılmış hukukun yanı sıra Mete döneminden itibaren savaş disiplinini bozan ve askeri emirlere itaat etmeyenlere karşı ölüm cezası getiren bazı devlet hukuku da konuldu. Bu özel kanunlar hem Hunlar’ın konsolidasyonunda önemli bir rol oynadı, hem de onların Asya’nın en güçlü devleti haline gelmelerini sağladı.

Hun kamu hukukunda diğer göçebe sistemlerin çoğunda rastladığımız mülkiyet hukukunu buluyoruz: “Her biri belli bir toprağa sahiptir ve su, mera durumuna göre bir yerden başka bir yere göçebilir.” Ancak metnin muhtevasından toprak sahibinin herhangi bir prense veya aileye bağlı bir boy olduğu şeklinde kesin bir hüküm çıkaramayız.

İkinci bir varsayımda VI-VII. yüzyıllarda Türklerde uygulanan analojik bir formülden bahsediliyor. Metinde şöyle denilmekte: “Bu ülkede (Türklerin yaşadıkları topraklarda) … geniş meralar, bol sulu topraklar vardı. Neden Türkiler kavgalar ederek dağıldılar?” Ancak Hunlar zamanında 24 boydan her birinin kendine ait bir toprak parçasına sahip olması istisnai bir olasılık değildir ki, zaten bu görüşü teyid eden bazı deliller de vardır.

MS. 1. yüzyılın ortalarına kadar çıkan bütün iç savaşlarda boyların ana rolü oynaması, çarpışmaların onların mera topraklarına sahip olmasından kaynaklandığını gösteren dolaylı delillerden sayılabilir. Dağlık ormanların mülkiyeti muhtemelen ortaktı. Çünkü Çin sınırı boyundaki ormanla kaplı sıradağların elde tutulması meselesi yabguyu daima tasalandırmış ama buralardan faydalananlar “tali dereceli prensler” yani onlara bağlı boylar olmuştur.

Çöllerin ve kullanışsız toprakların mülkiyeti ise bütün Hun halkına aittir. “Toprak, devletin temelidir” demişti Mete. Bu söz, bundan sonraki bütün Hun tarihi boyunca devletin temel prensibi olmuştur.

Kölelik Hunlar’da da vardı, fakat bu, uzun süreli boyunduruk altında tutma şeklinde değildi. Bu durum, daha ziyade Yakın Doğu için geçerliydi. Genelde savaş esir ve esireleri köle olarak kullanılıyor ama bunlar da bilindiği kadarıyla üretim işlerinde istihdam ediliyorlardı.

Hunlar’ın köleye çok ihtiyaçları bulunmasına ve hatta Çin’e yapılan savaşlar sonunda pek çok insanı beraberlerinde getirmelerine rağmen, bütün Hun tarihi boyunca köle ticaretinin varolduğunu gösteren her hangi bir belirti bulamıyoruz.

Hunların Savaşları

Mete’nin yaptığı reformlar sayesinde patriarkal kabileler olan Hunlar savaşçı bir Hun Devleti haline dönüşmüştür.

Her Hun bir savaşçıdır; başında bir kumandanı vardır ve onun emirlerine sıkı sıkıya uymak zorundadır. Ancak eski boy sistemi bozulmamıştı ve her savaş birliğinin başında daha sonraki devirlerde Çingis-han dönemindeki Moğollarda olduğu gibi alt tabakalardan çıkan kumandanlar değil, sadece doğuştan prens olanlar ve boy beyleri bulunmuştur.

İktidarın yabgularla beyler arasındaki taksimi şu veya bu kişilerin tahta ortak olmalarına imkan vermemiştir. Mete’nin yaptığı ıslahatlar arasında savaşlarda kumanda mutlak itaati tamamiyle askeri bir mecburiyet olarak getirmesi ve memuri hiyerarşiyi tesis etmesi gösterilebilir. Ancak bundan daha önemlisi toprağın devletin temeli olarak görülmesidir ki bu durum, devletin yüzyıllarca muhafazasını temin etmiş olması bakımından boy yapısının bozulmasını engellemiş ve kabilelerin konsolidasyonunu sağlamıştır.

Savaşçı olarak doğan sıradan bir Hun, sadece savaşçı olmak zorundaydı. Bu durum bazı ikbalperestleri rahatsız ediyorsa da, savaşçı, boyu kendisini yüzüstü bırakamayacağı için, durumunun zayıflamasını engelleyecek bir takım garantiler elde etmişti. Ganimetler, kendisinden istirdat edilemeyecek özel mülkü sayıldığından onun tek servet yapma vasıtasıydı.

Sıradan bir Hun vatandaşı barış döneminde oradan oraya göç etmekle (yılda 2-4 defa), savaş talimleri yapmakla ve ilkbahar ve sonbaharda keyfince dinlenmekle meşgul olurdu. Çinli bakanın sınır boylarındaki kölelerin anlattıklarına istinaden Hun savaşçılarının “rahat yaşadıkları” yolundaki sözleri tesadüfi değildi. Ve bu yüzden de Çinliler sık sık kaçıp Hunlar’a sığınıyorlardı.

Hun Ordusu

Çinliler bütün Hun ordu sayısını 300 bin kişi olarak göstermekteydiler. Bu, biraz abartılı bir rakam gibi görünüyor. Eğer bütün erkeklerin savaşçı olduklarını kabul etsek bile (halbuki savaşçıların genel nüfusun ancak % 20’sini teşkil ettiğini biliyoruz) bu durumda Moğolistan topraklarında o dönemde 1,5 milyon insan yaşıyor olması gerekirdi ki, bu rakam bugünkünün dahi iki mislidir.

Büyük bir ihtimalle burada eski Çin kroniklerinin alışılmış bir mübalağası söz konusudur.

Hun hafif süvari birliklerinin en başta gelen silahı oktu. Bu süvari ne piyade ile, ne de ağır silahlarla mücehhez atlı savaşçıyla kucak kucağa mücadeleye giremezdi, fakat seyyar hareket halinde onlardan üstündü.

Hunların Düşmanı Yıpratma Taktiği

Hunlar’ın taktiği düşmanı yıpratmaktan ibaretti. Örneğin şehir açıklarında Hunlar Çin öncü birliklerini kuşatma altına almışlardı. Hun birliklerinin sayısı Çinlilerinkinden fazlaydı. Çin askerleri güneyli insanların alışık olmadığı soğuklarda donup kalmışlar ve ağırlıklarından uzak düştükleri için de orduda açlık baş göstermişti. Buna rağmen Hunlar saldırıya geçmediler. Elbette bunun sebebi korkaklıkları veya çok dikkatli olmaları değildi. Aksine Hunlar’ın kucak kucağa bir dövüşe ihtiyaçları yoktu.

Onlar, düşmanın içinde bulunduğu tinimsiz alarm durumundan faydalanarak onları yorup tamamen işlerini bitirmek niyetindeydiler. Çünkü bu bitkinlik ve alarm hali düşmanın elinden silahı düşürecek ve düşman karşı koymayı değil, sadece kaçıp canını kurtarmayı düşünecekti. Hunlar daha önceki küçük çarpışmalarda fazla ustalık gerektirmeyen bu tür manevraları başarıyla uygulamışlardı.

Yalandan geri çekilmek suretiyle düşmanı pusuya düşürmüşler ve kendine güvenen düşmanlarını kuşatma altına almışlardı. Ancak düşman kararlı bir şekilde saldırıya geçerse, Hun süvarileri tekrar toplanıp, yeni hücumlar geliştirmek amacıyla “kuş sürüsü gibi” dağılırlardı. Hunlar’ı dağıtmak kolay; mağlup etmek zor, yok etmek ise imkansızdı.

Hunlarda Askerlik

Askerlik her Hun için bir mecburiyetti ama ona kesinlikle bir ödül vaad edilmezdi. Düşmanını öldüren bir savaşçı “bir kupa şarapla ve ele geçirdiği ülkenin tamamı kendisine verilmek suretiyle” ödüllendirilirdi. Savaşsız ele geçirilen ganimetler yabgunun payı da ayrılmak suretiyle taksim (duvan) edilirdi.

Öbür türlü, yapılan alıntıyı açıklamak zordur. Savaşlar Hunlar’a hiç de az gelir bırakmıyordu ve aynı zamanda meşakkatsiz bir ganimetti. Çünkü Hun savaşçısının yaptığı tek şey belli bir mesafeden düşmana ok atmak, korkudan ödünü patlatıncaya kadar işkence etmek, sonra elini kolunu bağlayıp evine bir köle gibi alıp getirmekti.

Hunlar göçebe bir halktır. Hayvan mahsulatı boldu ama toprak mahsullerine ve kumaşa aşırı ihtiyaçları vardı. Çinliler ve Soğdlular sınır ticaretiyle bu işte fazla mahir olmayan göçebeleri aldatıyorlardı. Fakat göçebeler yaptıkları akınlarla bu zararlarını telafi ediyorlar ve böylece hak yerini buluyordu.

Hunlar’ın savaşlarda elde ettikleri başarılar göçebe hayvancılığının gelişmesine zemin hazırlıyordu. Diğer yandan kabilelerin birleşmesi iç çatışmaları azaltıyor; kendi başına buyruk kabilelerin sürekli yağmalarda bulunmasının önünü alıyordu.

Gelirler

Yabgu ve beyler ayakta durabilmek için halktan toplanamayan gelirlere sahip olmalıydılar.

Patriarkal bir toplum salık (vergi) kavramına yabancıdır; hür savaşçı ise yapacağı bir ödemenin hürriyetini gölgelediğine inandığından kimseye bir şey vermeye yanaşmazdı. Şu halde salık hür olmayanlardan yani itaat altına alınmış kabilelerden vergi adıyla, düşmandan ise savaş olcası (ganimet) adı altında toplanmalıydı.

Mağlup Tung-hular salıklarını öküzle, at ve koyun derisiyle ödüyorlardı. En çok vergiyi ise Doğu Türkistan’ın zengin vadilerinin çiftçi zenginleri ödüyorlardı. Jo-ch’iang ve Lou-lan (Shan-shan) prensliklerinde Lob-nor Gölü civarında yaşayan mağrur Tankutlar’ın hazırladığı demir silahlar da Hunlar’a oradan geliyordu.

Çin’den Alınan Savgalar

Kürk ise muhtemelen kuzey sınırlarında yaşayan Kıpçak, Ting-ling ve Hakaslar’dan geliyordu. Bununla birlikte yabgunun en önemli gelir kaynağı Çin’de boysundurulmuş olan kabilelerdendi. Gerçi Çinliler gururlarına yediremediklerinden güya doğrudan vergi ödemiyorlar, verdiklerini bir tür savga (hediye) olarak kabul ediyorlardı ama esasen bu savgalar üstü kapalı bir vergi durumundaydı.

Örneğin 176 yılında Mete Çin’e gönderdiği elçiyle birlikte mütevazı bir hediye: Bir deve, iki küheylan ve dörder adetten oluşan iki grup at göndermiş buna karşılık, gönderilen karşı elçiyle birlikte kendisine şu hediyeler takdim edilmişti: Astarlı ve süslemeli bir kaftan, bir adet uzun simli kaftan, altından yapılmış bir taç, altın işlemeli bir kemer, gergedan boynuzundan yapılmış bir kemer tokası, on top koyu kırmızı ve yeşil renkli işlemeli ipek kumaş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir