Hristiyanlığın Tanımı ve Tarihçesi

Hristiyan, Mesih’e bağlı demektir. Bu kelime Yunanca “Hristos”tan gelmektedir. İbranice Maşiah
olup yağlanmış anlamına gelir. İncil’de Hristiyan ve Hristiyanlık gibi terimler
yer almaz. Bu terimler ilk defa Hz. İsa’dan yirmi-otuz yıl sonra Antakya’da
kullanılmıştır.

Hristiyanlık, Hz. İsa’nın tebliğiyle başlamış ve sonraki bazı gelişmelerle günümüzdeki şeklini
almıştır. Hz. İsa’nın doğduğu yıllarda Filistin, Roma’nın hâkimiyeti altında idi. Yahudiler, çeşitli
mezheplere bölünmüş, dinî konular çıkar meselesi hâline gelmişti. Kudüs’teki mabet, ticaret yeri
hâline getirilmiş, şekilcilik samimiyeti boğmuştu. Tek tanrı inancına sahip olan Yahudiler, putperest
Romalılardan kurtulma yollarını arıyorlardı. Bunun için bir kurtarıcı Mesih bekliyorlardı.
İşte Hz. İsa böyle bir dönemde gelmişti. Bu amaçla o, kendisinden önceki Yahudi
peygamberleri gibi topluma gerekli uyarıları yapmış ve etrafında bir cemaat
oluşturmuştur.

Hz. İsa’ya ilk inananlar bir grup Yahudi’ydi. Hz. İsa’nın Yahudilerin mevcut dindarlık anlayışlarını
eleştirmesi, ona inanmayan diğer Yahudileri rahatsız etti. Buna Romalı idarecilerin İsa’nın
kendileri için bir tehdit oluşturacağı endişesi de eklenince çarmıha germe hadisesi meydana geldi. Hristiyan
inancına göre Hz. İsa, çarmıha gerildikten üç gün sonra dirilerek bir süre
havarileriyle birlikte yaşadı. Bu durum ise ona inananların sayısını arttırdı.

Hz. İsa’nın tebliğ ettiği din bir süre sonra
Yahudilerin dışında başka milletler arasında
da yayılmaya başladı. Bu milletlerden Yahudi
ibadet ve geleneklerine uymaları istendi.
Putperest kökenli bu insanlar, Hz. İsa’ya
inanmakla birlikte kendilerine zor gelen bazı
Yahudi kurallarına uymak istemiyorlardı. Bu
durum, Yahudi geleneklerini sürdürme yanlısı
olan Hristiyanlarla bu geleneklere karşı çıkan
ve çoğunluğu putperestlikten gelen Hristiyanları
karşı karşıya getirdi. Bu durum karşısında
ağırlığını koyan Pavlus, Hristiyanlığa girenlerin eski Yahudi âdetlerine uymalarının zorunlu olmadığını
belirtti. Onun bu yaklaşımı havarilerle, özellikle de onların lideri konumundaki Petrus ve
Yakup’la ilişkilerinin bozulmasına neden oldu. Bu karşılıklı zıtlaşma Yahudi asıllılarla, putperest asıllı Hristiyanların yollarını tümden ayırmalarına neden oldu. Merkezi Kudüs’te olan Yahudi asıllı
Hristiyanlar, liderleri Yakup’un öldürülmesi ve arkasından  yılında Kudüs’ün Romalılar tarafından
yakılıp yıkılmasıyla büyük bir darbe yediler. Bu durum onları, Pavlusçu grup
karşısında zayıf düşürmüş ve gitgide zayıflayarak 4. yüzyılda tarih sahnesinden
silinmişlerdir.

Pavlus’un etkisiyle farklı bir yöne giren Hristiyanlık, Roma Devleti içerisinde hızla yayılmaya
başlamıştır. Bu yayılma putperest inancın savunucusu olan Romalı idarecileri rahatsız etmiştir. Bu
durum Hristiyanlara yönelik baskılara neden olmuştur. Aynı dönemde Hristiyanlar çok büyük kayıp
vermişlerdir. İnsanlar korkularından çoğu kez yer altı şehirleri ve mağaralarda ibadet etmişlerdir.
Bu zulümler İmparator Konstantin’in 313’te Hristiyanlara serbestlik tanıyan Milan Fermanı’nı
ilan etmesine kadar devam etmiştir. Bu serbestlikle birlikte kutsal kitap, inanç esasları ve uygulamaları
gibi konularda birçok tartışma meydana gelmiştir. Bu farklılıkları sona erdirmek isteyen
İmparator Konstantin, 325 yılında İznik’te bir konsül toplamıştır. Bu konsülde İsa’nın tanrılığını
savunanların görüşü kabul edilmiştir. Farklı birçok İncil’in içerisinden dört tanesi sahih olarak seçilmiştir.
Ayrıca bu konsülde baba ile oğulun tabiatı tartışılmış ve sonunda ikisinin de tanrılığı üzerinde bir karara varılmıştır. İmparator Büyük
Teodosius Döneminde 381 yılında toplanan
İstanbul Konsülü’nde de kutsal ruhun tanrılığına
karar verilmiştir. Böylece baba tanrı ve
oğul İsa’dan sonra kutsal ruhun da eklenmesiyle
teslisin (üçlü tanrı anlayışının) unsurları
tamamlanmıştır.

İmparator Büyük Teodosius ayrıca Hristiyanlığı
Roma’nın resmî dini hâline getirmiş
ve imparatorluğun her tarafında putperestliği
yasaklamıştır. Böylece kilise düşmanlığından
onun hamisi durumuna gelen Roma imparatorları, politik düzenin korunması için Hristiyanlık inancı
konusunda aktif rol oynamaya başlamışlardır. Bunun sonucunda Hristiyanlık bir yandan devletin
himayesini kazanırken diğer yandan da devletin kontrolü altına girmeye başladı. Bu süreçte kilise,
çoğu zaman Roma toplumunun eski inanç ve uygulamalarını da özümseyerek onları Hristiyanlaştırmıştır.
Kilise, bu karşılıklı etkileşim sürecinde, örgütlenme modeli olarak Roma İmparatorluğu’nun
idari yapısını kendisine örnek almıştır. Yönetim birimlerine getirilen kişilere Roma’nın siyasi literatüründe
kullanılan unvanları vermiştir. Bu bağlamda putperest Roma başrahibinin pontifeks maksimus
şeklindeki unvanı da daha sonraki dönemlerde Roma piskoposu papa için
kullanılmaya başlanmıştır.

Roma İmparatorluğu 395 yılında Doğu ve
Batı Roma adıyla ikiye bölünmesinden sonra
İstanbul ile Roma Kilisesi arasındaki ilişkiler
yeni bir döneme girmiştir. Papa Batı Roma’nın
zayıflamasıyla sadece kilisenin değil, tüm Batı dünyasının dinî ve siyasi lideri hâline gelmiştir. Ancak
Doğudaki Antakya, İskenderiye ve İstanbul kiliseleri Roma Kilisesi’nin tüm kiliselere liderlik
yapmasına sıcak bakmamıştır. Özellikle kendisini Grek kültür ve düşüncesinin temsilcisi olarak gören
İstanbul Kilisesi, Latin düşüncesinin temsilcisi sayılan Roma’yı otorite olarak kabul etmemiştir.
İstanbul Konsülü’nde unsurları tamamlanan teslis, daha sonra başka tartışmalara yol açmıştır.
İstanbul Piskoposu Nestoryus, İsa’da biri beşerî, diğeri ilahî iki tabiat bulunduğunu söylemiştir.
Ancak Nestoryus’un bu fikri reddedilerek kendisi de aforoz edilmiştir. Bunun üzerine Suriye, İran
ve Hindistan’a kadar yayılmış olan gruplar, Nestoryus’un görüşlerini benimseyerek ana kitleden
kopmuş ve Nesturi olarak anılmıştır. 451 yılında yapılan Kadıköy Konsülü’nde yine teslis üzerinde
yapılan tartışmalar sonucunda ayrılıklar meydana gelmiştir. Bunun sonucunda Monofizit Kiliseler
denilen Antakya Süryani, Kıpti, Habeş ve Ermeni Gregoryen kiliseleri ortaya çıkmıştır. Monofizit
Kiliselerinin doğmasıyla Hristiyanlıkta meydana gelen kopmaları 1054 yılında ortaya çıkan İstanbul
Ortodoks Kilisesi’nin Roma’dan ayrılışı takip etmiştir. Temelde iki farklı kültürün temsilcileri olan
Latin Roma Kilisesi ile Grek Bizans Kilisesi, özellikle siyasi nüfuz konusunda birbirleriyle tartışmaktaydı.
Roma Kilisesi kendisinin havarilerin lideri Petrus tarafından kurulmuş olduğunu söyleyerek üstünlük iddia ediyordu. Buna karşılık Bizans, Roma’yla eşit olduklarını söylüyordu. Buna bir de
teslis konusundaki inanç tartışmaları girince iki kilise 1054 yılında kesin olarak ayrılmış oldu. Batı
dünyasındaki Hristiyanlar Katolik Kilisesi’ne bağlı kalırken Grek kültürünün
egemen olduğu bölgelerdekiler de Ortodoks Kilisesi’ne tabi oldular. Haçlı
Seferleri sırasında 1204 yılında Katoliklerin İstanbul (Bizans)’da yaptıkları
zulüm ve haksızlıklar, Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki düşmanlığı daha da
artırmıştır.

Doğu ve batı arasındaki bu bölünmeden sonra Katolik ve Ortodoks kiliseleri kendilerine özgü bir
kilise hayatı geliştirmeye başladılar. Özellikle Katolik Kilisesi’nin birçok bilimsel gelişmelere engel
olması ve siyasal alandaki boşluktan faydalanarak her yere egemen olmak istemesi çeşitli problemlere
neden oldu. Kilisenin günahları affetme yetkisini mali bir kaynak hâline getirmesi bu tepkileri
bir kat daha artırmıştır.

Yoğunlaşan bu tepkiler üzerine bir Alman papazı olan Martin Luter’le birlikte dinde reform isteyen
bir hareket başladı. Bunun sonucunda da Katolik Kilisesi’nden bir kopuş daha yaşandı ve 16.
yüzyılda Protestan mezhebi ortaya çıktı. Katolik Kilisesi de bu reform hareketlerine tepkisiz kalmadı.
Kendisi de karşı reform hareketi başlatarak haklılığını savundu. Bu süreç 1962-65 yıllarında
yapılan II. Vatikan Konsülü’ne kadar devam etti. Bu konsülde papalık, Katolik olmayan kiliselerle
diyalog sürecine girilmesi gibi kararlar alarak yeni bir süreci başlatmış oldu. Bu süreç hâlen devam
etmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir