1990 Sonrası Türkiye’de Yaşanan Ekonomik Gelişmeler

Türkiye, 1980’den sonra dünya ekonomisiyle entegre olmak için liberal adımlar attı. Bu adımlarla Türkiye, dünya ekonomilerindeki dalgalanmalara açık hâle gelirken yaşanabilecek olumsuzlukları önleyici kurumsal düzenlemelere yönelik reformlarda gecikmeler yaşadı. Türkiye’de 1990’larda dövizi sabit, faizleri yüksek tutarak sağlanan sıcak para girişiyle ekonomide yüksek büyüme hızına ulaşıldı. Harcamaların iç borçlanma ile karşılanması ve Güneydoğu Anadolu’da terörle mücadele, devleti daha fazla kaynağa, dolayısıyla daha fazla faiz ödemeye itti. Böylece ekonomi, üretimden faiz gelirine doğru yöneldi.




Türkiye, 1991 ve 1994’te iki önemli ekonomik kriz yaşadı. 1991 krizi ABD’nin Irak’a müdahalesinin yarattığı olumsuzluklarla ilişkiliydi. Türkiye, savaş nedeniyle 4,5 milyar dolar zarara uğradığını açıkladı. Bu zararın ortaya çıkmasında Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının kapanması, sınır ticaretinin durması ve güvenlik kaygısının ortaya koyduğu ekonomik durgunluk etkili oldu. Kriz, ülkedeki bütün grevlerin güvenlik gerekçesiyle ertelenmesine sebep olurken ekonomik olumsuzluklar zam ve vergilerle kapatılmaya çalışıldı.

Türkiye 1994’te yakın tarihinin en büyük mali krizlerinden birini yaşadı. 1994 krizi; kamu harcamalarındaki hızlı artış, ithalat ağırlıklı tüketime dayalı büyüme ve mali piyasalarda yaşanan istikrarsızlık sonucu ortaya çıktı. 1994’te enflasyon %114’e ulaştı, Türk Lirası %100 değer kaybetti ve gecelik faizler %1000’leri gördü. Ekonomide yaşanan olumsuzluklara son vermek için 5 Nisan 1994’te yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlandı. IMF ile stand-by antlaşması imzalandı ve 610 milyon SDR’lik kredi alındı. Savunma ve güvenliğin dışındaki harcama kalemlerinde %30 oranında tasarrufa gidildi. Kamu gelirlerinin artırılması için yeni vergiler konulurken mevcut vergi oranları artırıldı (Akaryakıt tüketim vergisi %50’den %70’e çıkarıldı).




1994 sonrası yapısal reformların hayata geçirilmesi yerine sıcak paraya dayalı büyüme modeli takip edildi. Devlet borçlanma eğilimini her yıl artırdı. Bütçede yaşanan açıklar iç borçlarla karşılanmaya çalışılınca Ekim 2000’de borç 50 milyar dolara ulaştı. Ülkedeki reel sektör 10 yıllık sürede yatırım yapmaktansa devlete borç vererek daha fazla kâr elde etmeyi tercih etti. Bu durum ülkenin sanayi sektöründe durgunluğa ve dünya pazarındaki yerini kaybetmesine neden oldu. Bu yıllardaki sermaye girişi (sıcak para) büyümeyi ortaya çıkartıyor, büyüme ithalatı teşvik ediyor ve cari açığın artmasına yol açıyordu. Borç bulunduğu takdirde cari açık sorunu çözülüyor, yeni sermaye girişi büyümeyi tetikliyor ve sarmal bu şekilde devam ediyordu.

Ülkede yıllardır etkisini hissettiren enflasyonun neden olduğu olumsuzlukları önlemek için 2000 yılında IMF ile reform sürecine girildi. Bu reformlarla para politikasını belirleme yetkisi Merkez Bankasına verildi. Mali piyasaları düzenlemeye yönelik olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) kuruldu.

2000-2001 yılı krizlerinde; aşırı değerli TL, cari işlemler açığının kritik sınırın üzerinde seyretmesi, sermayeden yoksun mali sektör etkili olmuştur. Ekonominin siyasi iradeden bağımsız olmaması, her an bir hükûmet bunalımı beklentisi ve devletin ekonomideki işletmeci rolü krizi tetiklemiştir. Krizin ardından bankacılık sistemi kırılgan bir yapıya bürünmüş ve yapısal sorunlar daha da ağırlaşmıştır. Bankacılık kesiminde yeterli dövizin olmadığı ve yurt dışına sermaye çıkışının hareketlendiği bir ortamda, piyasalardaki güvensizlik yaygınlaşarak doğrudan bir panik havasına dönüşmüştür. Şubat 2001’deki kriz, tam olarak atlatılamayan Kasım Krizi’nin devamı olmuştur. 19 Şubat 2001’de Millî Güvenlik Kurulu toplantısının hemen ardından Başbakan Bülent Ecevit'in Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile düştüğü anlaşmazlıkla ilgili "Bu, devletin en üst kademesinde kriz var demektir." şeklindeki demeci krizi derinleştirmiştir.




21 Şubat’ta bankalar arası para piyasasında gecelik faiz %6200’e kadar çıktı. 16 Şubat’ta 27,94 milyar dolar olan Merkez Bankası döviz rezervi 23 Şubat’ta 22,58 milyar dolara indi. 19 Şubat’ta 1 doların piyasa satış kuru 686 bin beş yüz lira iken 28 Şubat’ta 960 bin lira oldu. Şubat Krizi sonrası Nisan 2001’de Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uygulamaya konuldu ve 2002 yılı başında üç yıllık Stand-By anlaşması imzalandı. Yürürlüğe konan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, 58 ve 59. hükûmetlerin de kararlı uygulamaları sayesinde, krizi takip eden beş yıl içinde bazı temel ekonomik göstergelerde (bütçe açıkları, faiz dışı bütçe fazlası ve enflasyon) önemli iyileşmeler sağladı. 2002’de % 6,2, 2003’te % 5,3, 2004’te % 9,4 gibi rekor bir büyüme hızına ulaşıldı. Yaşanan bu gelişmelerle enflasyon oranının 30 yıllık yüksek ve kronik yapısı kırıldı ve tek haneli enflasyon rakamlarına ulaşıldı. Ekonomideki bu olumlu gelişmelere rağmen işsizlik oranı %10’lar civarında kaldı ve ekonominin dış kaynak bağımlılığı yüksek seyretti.

2007’de ABD’de başlayıp 2008’de dünyaya yayılan ekonomik kriz, 1929 Ekonomik Buhranı’ndan sonra dünyanın yaşadığı en büyük kriz olarak tanımlanmaktadır. Bu küresel kriz Türkiye ekonomisini de etkilemiştir. Kriz sonrasında uluslararası piyasalardan dış borçlanma imkânlarının zorlaşması dış kaynağa ihtiyaç duyan Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir. Ayrıca Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olan Avrupa ekonomilerinin küresel kriz nedeniyle yaşadığı ekonomik durgunluk, Türkiye ihracatının ve ekonomisinin de yavaşlamasına neden olmuştur.

Kriz, Türkiye’de İMKB endeksinde %50’nin üzerinde düşüşlere yol açmıştır. Küresel kredi imkânlarının daralması, kredi maliyetlerinin artması ve yurt dışı pazarların daralmasıyla reel sektörde sert düşüşler yaşanmış, bu durumdan en fazla etkilenen imalat sanayisi olmuştur. Toplam GSYİH’nın dörtte birini oluşturan sanayi üretiminde 2008’in ikinci çeyreğinden itibaren ciddi düşüşler yaşanmış ve bu durum küçülmenin tetikleyicisi olmuştur. Dünya genelinde ekonomik faaliyetlerin daralması, talepteki düşüş Türkiye’nin de üretim yapısını etkilemiştir.

Türkiye, krize ilk olarak para politikası ile tepki vermiştir. TCMB finansal piyasaları rahatlatmak amacıyla enflasyondaki düşüşe paralel olarak hızlı ve yüksek ölçekli faiz indirimlerine başvurmuştur. Üretim ve talebi canlandırmak için KOBİ’lere verilen destekler artırılmış, ihracat destekleri uygulamaya konulmuştur. İşsizliği azaltmak amacıyla işveren sigorta primlerinde indirim yapılmış, ekonomik faaliyetleri canlandırmak için vergi indirimlerine gidilmiş, vergi borçları yeniden yapılandırılmıştır. Yurt dışındaki varlıkların ekonomiye kazandırılması amacıyla ‘Varlık Barışı’ yürürlüğe konulmuştur.

2009 yılında piyasalarda yaşanan talep daralması reel sektörde işçi çıkarmalara ve istihdam kaybına neden olmuş, işsizlik artmıştır. Türkiye, 2010 yılından itibaren krizin olumsuzluklarını aşmaya başlamış, 2010’da %9,2 ve 2011’de %8,8 ile uluslararası boyutta en yüksek büyüme oranları elde eden ülkeler arasında yer almıştır. 2011-2012 yıllarında dış ticaret ve cari açık ekonominin en önemli sorunu olma özeliğini korumuştur.

2012-2015 yılları arasında GSYH büyüme hızı, dış ticaretteki düşük oranlı ve istikrarsız büyüme ile işsizlik ekonomiye dair temel sorunlar olmuştur. Bu sorunların ortaya çıkmasında dünyada devam eden finansal istikrarsızlık, Orta Doğu’da yaşanan ve Türkiye’yi yakından etkileyen Suriye iç savaşı, Irak’taki kaos ve Mısır krizi etkili olmuştur. Aynı dönemde petrol fiyatlarında yaşanan düşüş Türkiye’nin dış ticaret dengesi açısından olumlu olmuştur.