Devletçilik

Devletçilik

Devlet; halk, ülke, egemenlik ve ülkü birliği ögelerinin bir araya gelmesi ile kurulan teşkilattır. Bir
başka tanıma göre de belirli bir toprak üzerinde ülkü birliği etrafında birleşen insanların, bağımsız
olarak bir yönetim altında örgütlenmeleridir.

Devletin birtakım görevleri vardır. Bunlar: Ülkeyi iç ve dış tehlikelere karşı savunmak, adaleti ve
güvenliği sağlamak gibi asli görevlerdir. Toplumsal düzeni kurmak ve sürdürmek amacında olan
devlet, gerekli durumlarda da devletçilik adı altında düzenlemelerde bulunmuştur. Devletçilik
kavramında özellikle devletin görevleri genellikle ekonomik açıdan ele alınmıştır. Ancak devletçiliği
sadece ekonomik hayatla sınırlamak, kavramın içeriğini daraltmaktadır. Devlet ekonomik kriz, savaş,
afet vb. olağanüstü durumlarda toplumsal ve idari alanda düzenlemeler yapabilir.

Atatürkçü düşünce sisteminde devletçilik, yalnızca ekonomik alanda değil, siyasi, askerî, kültürel,
toplumsal ve diğer alanlarda da devletin düzenlemelerini ifade etmektedir. Atatürk’e göre devletçilik
güçlü ve çağdaş bir devlet meydana getirmenin temel bir aracıdır. Sınıf farklılığının önlenip, sosyal
barışın sağlanarak sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilebilmesi için devletin, hayatın her
alanında etkin olması gerekir. Bu anlayışla devletçilik, halkçılık ilkesinin de tamamlayıcısıdır.

Atatürk güçlü bir devletin varlığını sürdürebilmesi için devletin ve vatandaşın birbirlerine karşı
görevlerini yerine getirmesi gerektiğine inanmaktadır. Ona göre devletin vatandaşına karşı görevleri
memlekette adaleti ve güvenliği sağlayarak her çeşit hürriyeti güven altına almak, dış siyasette iyi
ilişkiler kurmak, bağımsızlığı korumak, bayındırlık, sağlık, sosyal yardım işleri ile tarım, ticaret ve
sanata dair işlerdir. Vatandaşın devlete karşı görevleri ise kanunlara uymak, mesleki ve sanatsal
alanda başarı göstermek, vatanı sevmek vb. dir

Atatürk’e göre devletçilik, özel teşebbüs hürriyetinin ve piyasa ekonomisinin reddi demek değildir.
Atatürk’ün devletçilik anlayışına göre, devlet, siyasi alanda olduğu gibi iktisadi alanda da
düzenleyicidir. Bununla birlikte özel teşebbüs ekonomik gelişmenin esas kaynağı olarak görülmelidir.
Atatürk’e göre devletin iktisadi alanda hürriyet ve teşebbüslere engel olmaması demokrasinin mühim
bir esasıdır.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ekonomi politikalarına ilişkin kararlar 1923’te İzmir’de yapılan Türkiye
İktisat Kongresi’nde alındı ve 1930’lu yılların başına kadar uygulandı. Atatürk’ün, “Ekonomi
politikamızın önemli amaçlarından biri de toplumun genel çıkarlarını doğrudan doğruya
ilgilendirecek kuruluşlarla ekonomik alandaki teşebbüsleri mali ve teknik gücümüzün
ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir.” sözünden hareketle 1930’lu yıllara kadar millîleştirme
politikası benimsendi. Yabancıların elindeki kurum ve kuruluşlar da millîleştirildi. Bu dönem,
devletçiliğe hazırlık yılları oldu. Ancak bazı iç ve dış gelişmelerle var olan uygulama sonucu Türkiye
istenilen ekonomik düzeye ulaşamayınca devlet ekonomik hayata doğrudan müdahale etti.

Devletçilik anlayışının benimsenmesine de iç ve dış nedenler etkili olmuştur. İç nedenlerin başında
savaştan yeni çıkan ülkenin harap olması, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar yaşanması gelmektedir.
Gerek bu durum gerekse ülkenin çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırılmak istenmesi, toplumsal,
kültürel ve bayındırlık faaliyetlerinin devlet tarafından gerçekleştirilmesini zorunlu kılmıştır.
İlk yıllarda ekonomik faaliyetlerin özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmesini benimseyen yeni Türk Devleti,
istenen hedeflere ulaşamadı.
Hatta ülke içinde 1927 yılında çıkarılan Teşvikisanayi Kanunu’na
rağmen yatırımlarda büyük bir artış olmadı. Ülkenin savaşlardan yeni çıkmış olması ve yeterli sermaye
birikiminin olmayışı da bunda etkili oldu. İktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası daha farklı bir ekonomik
politika uygulamaya mecbur kaldı. Ayrıca uygulanan ekonomi politikalarıyla yatırımların bölgelere
dengeli dağılmaması ve sosyal adaletsizliklerin giderilememesi, devletin ekonomik açıdan daha etkili
olmasını gerektirdi. Teknik bilgi açısından ise kadroların yetersiz olması ile sanayi ve ticaretin
azınlıkların elinde olması, devletin iktisadi alanda etkin olmasını gerektiren bir diğer neden oldu.

Dış etkenlerin başında 1929 Dünya Ekonomik Krizi gelmektedir.
ABD’de ortaya çıkan ve sanayileşmiş ülkelere yayılan kriz ülkelerin
ekonomilerinde büyük zararlara neden oldu. Ürünlerin fiyatları
düştü, işletmeler kapandı ve işsizlik arttı. Sanayileşmiş ülkeler,
ellerindeki sanayi mallarını satamaz hâle geldi. Kriz, Avrupa
ülkelerini sert ekonomik tedbirler almaya yöneltti. Bu ülkeler ithalatı
(dış alım) kısıtlayarak sattıkları kadar mal almaya özen gösterdiler.
Az gelişmiş ülkeler ise krizden tarım ürünlerinin fiyatlarının süratli
biçimde düşmesi nedeniyle olumsuz etkilendi. Türkiye o yıllarda
tarım ürünleri ihraç eden bir ülke olduğundan, ihracatı azaldı.

Bu gelişmeler sonucunda Mayıs 1931’de toplanan CHP’nin
Üçüncü Büyük Kurultayında devletçilik ilkesi parti programına
alınmış ve tek parti döneminin özelliklerinden dolayı da bir devlet
politikası hâline gelmiştir. Atatürk bu konudaki düşüncesini şu
sözlerle ifade etmiştir: “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik
sistemi, XIX. asırdan beri sosyalist düşünürlerin ileri
sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem
değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye
has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası budur. Fertlerin
hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak fakat büyük
bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeyin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket
iktisadiyatını devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri
ferdî ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa
zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden
başka yoldur.”

Devletçilik ilkesinin uygulamaya geçmesinin en çarpıcı örneği kuşkusuz planlı ekonomiye
geçilmesidir. 1934 yılında yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın hedefleri yerli ham madde
kullanmak, günlük ihtiyaca yönelik malların üretimine öncelik vermek, yeni fabrikaların yapımında
bölgesel dağılıma dikkat etmek olarak açıklanabilir. Planda kimya, toprak, demir, kâğıt ve selüloz,
kükürt, pamuk ve mensucat ile kendir sanayiine öncelik verilmiştir. Çünkü bu alanlardaki ham madde
ülke içinden karşılanmaktadır. Böylece dışarıya döviz çıkarılması önlenmek istenmiştir.

Gerçekten de planlı ekonomiye geçilmesinin de etkisiyle hızlı bir sanayileşme dönemine girilmiştir.
Devletçi uygulamalar sayesinde Türkiye, dünyanın en hızlı kalkınan ülkelerinden biri hâline gelmiştir.
Tarım alanında önemli teknolojik hamleler yapılmış, para, kredi işleri belli bir düzene koyulmuştur.